Evet Arkadaşlar çoğumuz Milli Mücadele'nin ilk kurşunununun İzmirde 15 Mayıs 1919 tarihinde atıldığını biliriz. Çoğu kitaplarda hatta ders kitaplarında öyle yazar. Ancak yapılan araştırnalar bu tezin doğru olmadığını İlk Kurşunun Hatay Dörtyol'da atıldığı sonucunu ortaya çıkardı.
Bu yapılan araştırmalar demek değildir ki İzmirin işgali sonrası Hasan Tahsin'in attığı kurşun yok sayılmıştır. Hayır Hasan Tahsin o hareketi yapmıştır. Sonucunda bir millet'in milli duygularını, içindeki vatan sevgisini tekrar canlandırmıştır ve sonucu İlk Kurşun'un Hatay'da atılmasından daha kapsamlı ve daha etkili olmuştur.
Konumuza geri dönecek olursak!
Milli Mücadelenin “İlk Kurşunu ” Hatay’ın Dörtyol İlçesi, Karakese Köyü yakınındaki Özerli Çayı kenarında Mehmet Kara ve Çete arkadaşları tarafından 19 Aralık 1918 tarihinde atılmıştır. Bu olay 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalinden yaklaşık altı ay öncedir. İlk kurşunu atan çete Mehmet Kara’nın kısa bir süre sonra ölmesiyle bu çete içinde yer alan Kara Hasan mücadeleye devam etmiştir. Çete liderliğini üstlenen Kara Hasan, Hatay Milli Mücadelesinde kilit adam rolünü üstlenmiştir.
Genelkurmay Başkanlığıda bu iddalar üzerine konunun araştırılması için bir uzman göndermiştir. Uzman İlhami Berk'in hazırladığı üçbuçuk sayfalık rapor 27 Ocak 1992 tarihinde Hatay Valiliği'ne gönderilmiştir.
Bu raporda ilk direniş ve ilk kurşunun Mehmet Kara ve çete arkadaşları tarafından atıldığı; Fransız destekli Ermeni Ermeni işgalcilerine karşı olduğu, bu ilk kurşun ve direnişin Kurtuluş harbimizde işgalci düşmana karşı kazanılan ilk başarı olduğu ve 15 Mayıs 1919'da İzmir'deki ilk kurşundan yaklaşık altı ay önce olduğu gerçeğini ortaya koymuştur.
Türk Uçak Sanayi ve Kayseri Uçak Fabrikası’na Bir Bakış..
Türk havacılık tarihinin bilinen ilk ismi, Türkistan’ın Farab (Otrar) şehrinde doğan (İmam Cevheri) Ebu Nasır İsmail Bin Hamüd’ül Cevheri’dir. İsmail Cevheri, 1010’da kanatla uçmayı denerken şehit olmuştur. Daha sonra Siracettin Doğulu, 1159 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen kutlama törenlerinde, kanatla uçma gösterisi yapmış ve bir süre uçtuktan sonra düşerek şehit olmuştur.
Türklerde uçuş denemesini teknoloji ile birleştirerek gerçekleştiren Hazarfen (=Binfen) Ahmet Çelebi, 1632’de İstanbul Galata Kulesi’nden süzülmek suretiyle İstanbul Boğazı’nı uçarak geçip, Üsküdar’daki Doğancılar bölgesine inmeyi başarmıştır. Bu başarısından sonra önce ödüllendirilmiş, sonra da Cezayir’e sürülmek suretiyle ölüme terk edilmiştir.
Lagari Hasan Çelebi, 1633’te kendi icadı olan yedi egzozlu basit bir roketi sırtına yerleştirerek, barut yanması gücüyle 300 metre yükseldikten sonra, önceden hazırladığı kanatlarını açarak Sinanpaşa Köşkü önünde denize inmiştir. IV. Murat tarafından önce ödüllendirilip, sonra Kırım’a sürülmüştür. İlk modern roket çalışmalarının Kırım’ı yöneten Ukrayna’da başlaması bir tesadüf olamaz.
1700 ve 1800’lü yılların Batı’da sanayi devrimlerinin yaşandığı yüz yıllar olmasına rağmen, Trabzon’un Of İlçesi’nde önce Of’lu Uzun Hasan’ın, daha sonra Of’lu Veli Direko’nun, Planör benzeri bir araçla iki tepe arasında uçması, yargılanmış ve cezalandırılmıştır. Ne yazık ki, Of’lu Hasan taşlanarak öldürülmüştür.
İlk Mekanik uçak yapımı Bebekli Atıf Bey tarafından gerçekleştirilmiştir. 1861’de kanadı, kuyruğu ve pervanesi bulunan uçak, gürgen ağacından ve ince sacdan yapılmıştır. Pervanesi ayak hareketleriyle döndürülen uçağın kanat ve kuyrukları dümenle yönlendirilmişti. 26 Haziran 1861’de ilk denemesinde düşünce, çevresinden destek görmemiş ve “deli” olarak değerlendirilmiştir.
İstiklal Harbi’nin başladığı yıllarda Erzurum ve Konya’da uçmaya elverişli olmayan toplam 17 uçak bulunmaktaydı. Konya’da yeni bir uçak üssünün kurulması ve Osmanlı Devleti’nde kalan tüm arızalı uçakların toplanarak burada tamir edilmesi çabası doğrultusunda girişimler hızlandırılmıştır. Ancak bazı temel maddelerin olmayışı ve yeterli teknisyenin bulunamayışı, tamir, bakım ve onarım çalışmaların “yerel” imkânlarla sürdürmesini gerektirmiştir. Sürtünmeden doğan yıpranmanın giderilmesi için mamül “Emayit” maddesine ihtiyaç duyulmuştur. Sanayisi ve fabrikası olmayan Türkiye bu eksikli o yıllarda ilkel yöntemlerle giderme çabası içerisine girmiştir. “… Emayit denilen bu maddenin rolü çok önemliydi. (…) Emayit karşımı için gerekli selülozik ham malzeme bulunamadığından, formül bilinmesine karşın üretilemiyordu. Onarım işleriyle uğraşan havacı ve makinistler, kendi buldukları bir yöntemle bu engeli aşmaya çalışıyorlardı. Patates kabukları, koyun, keçi, sığır ayakları bir kazanda kaynatılıyor, bundan elde edilen sıvı tekrar başka bir kazana konuyor, bu sıvının içerisine yapıştırıcı beyaz kola veya yumurta akı ilave ediliyor, bu karışım tekrar kaynatılıyordu. Elde edilen bu madde uçakların gövde ve kanatları üzerine sürülüyor ve bez kısımlarda arzu edilen kayganlık nispeten sağlanıyordu…” 1 Türk Kurtuluş Savaşı’nın hangi şartlarda kazanıldığı ve Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Harbi’ni nasıl kaybettiği yukarıdaki alıntıda özetlenmiştir. Osmanlı Devleti’nin hava gücüne sahip olmaması ve bu nedenle Almanya’dan medet umarak Birinci Dünya Savaşı’na katılması, imparatorluğun yağmalanmasıyla sonuçlanmıştır.
1910-1924 yılları arasında havacılık ve uçak sanayini ordu bünyesinde geliştirmeye çalışan Türkiye, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önderliğinde, uçak sanayinin kurumsallaşarak üretime geçmesi için özellikle havacılık sanayinde gelişmiş olan ülkelerle işbirliğini sağlamak istemiştir. Nihayet ilk resmi çalışma Almanya ile yapılmıştır. 1925’te Alman Junkers Flugzeugwerke AG ile TOMTAŞ’ı (Teyyare ve Motor Türk anonim Şirketi) kurarak yılda 250 adet uçak üretimini hedeflemiştir.
İki firma arasındaki sözleşmede;
1. TOMTAŞ Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyacı olan uçağı ve motoru üreterek bunların revizyonunu yapacaktır.
2. Kayseri’de uçak üretmek üzere uçak ve motor fabrikası kurulacak ve her türlü makine teçhizatı Junkers tarafından karşılanacaktır.
3. Eskişehir’de bir tesis kurularak, uçakların ufak onarımları ve bakımları yapılacaktır.
4. Şirket, Türkiye’de havayolu işletmeciliği ve taşımacılığı yapacaktır.
5. Şirket Türkiye’de petrol aramaları yapacaktır.
Yukarıdaki anlaşma hükümlerine bağlı olarak 1925 sonlarına kadar tamamı Almanya’dan getirilen malzeme ve kalifiye insan gücüne 240 Türk işçisinin de katılımıyla, 11 üretim hangarının 6’sı kurulmuştur. 1926’da 120 Alman ve 50 Türk’ten oluşan ekip fabrikayı üretim için tesis etmiş ve dönemin Milli savunma Bakanı Recep Peker tarafında açılışı yapılmıştır.
Türk-Alman ortak üretim şirketi arasında yüksek maliyet ve işgücüne dayalı anlaşmazlık mahkemeye intikal ettirilmiş ve üretimi planlan Junkers A-20 ile Junkers F 13 Limosine uçaklarının üretime geçirilmesi durdurulmuştur. Fabrikanın 1928’de kapatılmasıyla sonuçlanan anlaşmazlığın temelinde, Türkiye’nin tüm Boksit ve petrol depolarında Almanya’nın, haklarının olduğu iddiasının ileri sürülmesidir. 400 milyon tonluk Türkiye boksit rezervine ortak olmak gibi bir niyeti olan Alman şirketinin bu iddialarının önünü kesmek için Türk Teyyare Cemiyeti anlaşmayı feshetmiş ve Junkers’in tüm hisselerini satın alarak, fabrikayı 1930’da Milli Savunma Bakanlığı’na devretmiştir. Tamir, bakım, onrarım ve montaj çalışmasını sürdüren Kayseri Uçak Fabrikası, 1932’de Amerika’nın Curtiss Aeroplane And Motor Company Inc. şirketi ile yeni bir anlaşma yaparak “ Curtiss Hawk ve Fledgling” adıyla 33 adet uçak üretimi yapılmıştır. 1936’da Alman Gothaer Waggon Fabrik AG lisansı ile 45 adet Gotha 145 uçağı, Plonya firması olan Panstwowe Zaklady Lotnicze PZL 24A model 24 adet uçak üretilmiştir.
1940’ta İngiliz Phlip and Powis Aircraft Ltd. firması ile Magister marka 24 uçak daha üretilmiş fakat Kayseri Uçak Fabrikası ve TOMTAŞ (Tomtasch) bir türülü yerli üretim teknolojisini geliştirememiştir. Türkiye’nin 1910-1940 yılları arasında havacılık ve uçak sanayinde atılım yapmak için çeşitli yollar denediği fakat gerek iç yetersizlikler, gerekse dış baskı ve oyunlarla motor sanayinde tüketici durumuna düşürüldüğü bir gerçektir.
“İstikbal Göklerdedir” diyerek 1925’te Türk Teyyare Cemiyeti’ni (Türk Hava Kurumu) ve 1935’te Türkkuşu Havacılı Okulu’nu kuran Atatürk’ten sonra yeterli atılım yapılabilmiş midir? Eskişehir Uçak Fabrikası, Nuri Demirağ Uçak Fabrikası, Etimesgut Uçak Fabrikası, Gazi Motor Fabrikası gibi fabrikaların uçak sanayinin gelişimine önderlik etmesine rağmen niçin Türkiye havacılık ve uçak sanayinde başarılı olamamıştır?
1945 yılından itibaren Türkiye’nin hızla Amerika’ya yakınlaştığı ve savunma güvenlik anlaşmalarıyla Amerika tarafından kullanım dışı malzemeden hibe edilen araçlarla yetinme politikasını benimsemek zorunda kaldığını vurgulamakta yarar vardır.
Türkiye, 1945’ten sonra özellikle SSCB’ye karşı NATO tarafından kullanılan bir güvenlik duvarı işlevi görmüş ancak, yine Batı tarafından kalkınması sabote edilmiş bir ülkedir. Türkiye’nin siyasi liderlerinin Atatürk duyarlılığından koparak, günlük hayatın akışıyla yaşamaları sonucu Türk uçak sanayinin ilk fabrikaları birer birer kapatılmıştır.
1945-1980 Yılları Arası Temel Hatalar:
“ -Amaçta tutarsızlık, kararsızlık ve günlük ihtiyaç giderme anlayışı,
- Tasarım teknolojilerini elde etmeye yönelik hiçbir çabaya girilmemesi,
- Yapılan sözleşmeler ile teknolojinin kullanımı ve özümsenmesinin engellenmesi.
- Yabancı ortağın menfaatinin sona ermesi ile teknolojinin öldürülmesi,
- Pazarlama anlayışı olmaması, “ 2
Günümüzde TUSAŞ (TAI, TEI) ile Türk havacılık sanayi yeni atılımlar yapmıştır ancak yeterli değildir. Hala Türkiye’nin uzayda bir askeri uydusu yoktur ve hala Türkiye, havacılıkta ve denizcilikte dışa bağımlı bir ülke konumundadır. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin denizcilik sanayini geliştirememesi, deniz taşımacılığını ve deniz bilimlerini ileri düzeye taşıyamaması, kurumsallaşma sürecinin alan uzmanı yetenekli kişiler ve yöneticiler tarafından oluşturulmamasından kaynaklanmaktadır.
Özellikle Türkiye’nin havacılık ve denizcilik alanında yeniden yapılanarak büyük atılımlar yapması gerekir. Türkiye’nin stratejik konumu ve ulusal güvenliği bu alandaki yeterlilikle çok yakından ilgilidir. Türkiye, havadan ve denizden tehdit edilemeyecek yeterliliğe ulaşmakla birlikte, bölgesinin güvenliğinde de söz sahibi olmak zorundadır. Küresel güç dengelerinin yeniden biçimlendiği dünyamızda Türkiye, hem Batı’dan hem de Ortadoğu’dan kuşatma altına alınabilir. Tehdit algılamasının dışında, bölgenin kara, deniz ve hava taşımacılığı pastasından yeterli payı alma mücadelesi veya rekabeti sürekli güçlü kılınmalıdır. Rekabetin temelinde ise güçlün devlet ve eğitilmiş-üretken toplumsal kuvvet vardır. Güçlü devletler hava, deniz ve karada tam güvenliğini kabul ettirmişlerdir. Bütün olumsuz şartları olumluya dönüştürme dinamizmini ispatlayabilen bir devlet ve toplum dinamizmi…Türkiye bu direnci, 1923-1940 yılları arasında ispatlamış fakat özellikle İkinci Dünya Savaşı sürecinde direnç noktaları kırılarak bloke edilmiştir. Bu gün bu blokajın altında ezilerek çıkış yolu aramak ancak ulusal topyekun dirençle mümkün görünmektedir.
Bu nedenle Türkiye özellikle havacılık ve uzay sektörüne köklü yatırımlar yapmalıdır. Çünkü kendi hinterlandının aktif güvenliği ve iletişimi bunu gerektirmektedir. Uydu ile kontrol edilebilir insansız istihbarat uçakları, özellikle iç ve dış güvenlik uygulamaları için acil ihtiyaç durumundadır.
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün başlattığı hamlelerin bir çoğu hala gerçekleştirilememiştir. Türkiye konumu gereği hiçbir alanı ihmal etmemelidir. Çünkü ihmallerden doğan boşluğu iç ve dış düşmanlar kendi lehlerine yönelik olarak doldurmaktadır.
1800 Rus ve Osmanli kuvvetlerinin Yedi Ada Cumhuriyeti'ni kurmalari
1801 Misir'in tahliyesine dair mütareke
1802 Fransiz ve Ingiliz gemilerinin kendi bayraklari altinda Karadeniz'e çikmalarina müsaade edilmesi
1802 Paris Antlasmasi. Fransa ile baris
1804 Sirp isyanlarinin baslamasi
1805 Osmanli Devleti'nin Napolyon'un "Imparator" unvanini tanimasi
1805 Beykoz Çuka ve Kagit Fabrikasi'nin faaliyete geçmesi
1805 Mehmed Ali Pasa'nin Misir'a vali olarak tayini
1806 Nizam-i Cedid'in basarisizligi ve gerilemesi. Ikinci Edirne Vak'asi
1806 Osmanli-Rus Savasi
1806 Memleketeyn 'in Rusya tarafindan isgal edilmesi
1807 Ingiltere'nin Rusya'nin yaninda Osmanli savasina istiraki ve Ingiliz filosunun Istanbul önlerine gelmesi, Ingiliz filosunun Iskenderiye'ye saldirmasi ve Mehmed Ali tarafindan maglup edilmesi
1807 Nizam-i Cedid'e karsi ayaklanma, III. Selim'in tahttan indirilmesi ve Nizam-i Cedid'in ilgasi
1807 - 1808 IV. Mustafa devri. Siyasi istikrarsizliklar ve darbeler
1808 Alemdar Mustafa Pasa'nin müdahalesi, IV. Mustafa'nin tahttan indirilmesi, III. Selim'in katli, II. Mahmud'un tahta çikmasi
1808 Yeniçeri Ayaklanmasi : Alemdarin Sonu
1809 Ingiltere ile süren savasin sonu : Kal'a-i Sultaniyye Antlasmasi
1812 Vehhabi ayaklanmasinin Mehmed Ali Pasa tarafindan bastirilmasi
1812 Rus Savasi'nin sonu : Bükres Antlasmasi, Sirbistan'a özerklik verilmesi
1821 Eflak ve Mora'da Rum isyanlarinin baslamasi
1824 Rum ayaklanmasini bastirmak üzere Misir kuvvetlerinin çagrilmasi
1826 Yeniçeri Ocagi'nin ortadan kaldirilmasi, Asakir-i Mansure-i Muhammediyye'nin kurulmasi
1826 Rusya ile Akkerman Antlasmasi'nin akdi
1827 Osmanlilar'in Ingiliz yapisi ilk buharli gemiye sahip olmalari
1866 Ahmed Süreyya Emin Bey'in modelini hazirladigi seri atesli topla Osmanlilar'in topçulukta hamle yapmasi
1867 Sirbistan'daki son Osmanli askeri temsiliyetinin ortadan kaldirilmasi, Sirp kalelerinin tahliyesi
1867 Sultan Abdülaziz'in Avrupa seyahati
1869 Süveys Kanali'nin açilmasi
1870 Karadeniz'in tekrar silahlandirilmasi ve Rusya'nin Paris Antlasmasi'nin hükümlerini tanimamasi
1873 Mehmed Akif'in dogumu; Türkçe ilk modern tip lugati olan Lügat-i Tibbiye'nin nesredilmesi; Sava Pasa'nin yeni bir Darü'l-Fünun kurmakla görevlendirilmesi; Darü'l-Fünun-i Osmani'nin kapanmasi
1875 Bosna-Hersek isyanlari
1876 Karadag'in Osmanli Devleti'ne savas ilani
1876 Abdülaziz'in tahttan indirilmesi, V. Murad'in tahta çikmasi, hal'i ve Abdülhamid'in cülusu
1876 Mesrutiyet'in ilani
1876 Ziya Gökalp'in dogumu
1878 Ayastefanos ve Berlin Antlasmalari imzalanmasi
1878 Sirbistan, Karadag ve Romanya'nin müstakil birer devlet olmalari
1878 Kibris'in Ingiltere tarafindan ele geçirilmesi
1880 Vergi reformu, Ziya Pasa'nin ölümü
1881 Mustafa Kemal'in Dogumu
1884 Yahya Kemal'in dogumu
1888 Namik Kemal'in ölümü
1897 Yunan kuvvetlerinin Girit'e çikmasi, Yunan çetelerinin Rumeli'deki Osmanli sinirlarina saldirmalari ve Osmanli-Yunan Savasi ve Osmanli zaferi
1905 Ermeniler'in II. Abdülhamid'e bombali saldiri tertiplemeleri
1908 II. Mesrutiyet'in ilani
1909 II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi, V. Mehmed Resad'in tahta çikarilmasi
1911 - 1912 Osmanli Italyan Savasi
1912 - 1913 Balkan devletlerinin Osmanli-Italyan Savasi'ndan istifade etmek istemeleri : Balkan Savasi
1912 Italyanlar'in Rodos, Oniki Ada ve Çanakkale Bogazi'na tecavüzleri
1912 I. Balkan Savasi
1913 I. Balkan Savasi'nin sona ermesi
1914 Osmanli Devleti ile Almanya arasinda ittifak antlasmasinin imzalanmasi, Almanya'nin Fransa'ya, Ingiltere'nin Almanya'ya savas ilani : I. Cihan Savasi'nin baslamasi, Alman savas gemilerinin (Yavuz ve Midilli) Bogazlardan geçmelerine izin verilmesi
1914 Enver Pasa kumandasindaki Osmanli kuvvetlerinin Sarikamis felaketi
1919 Mustafa Kemal Pasa'nin Istanbul Hükümeti tarafindan Anadolu'ya gönderilmesi
1920 Istanbul Hükümeti'nin Sevr Antlasmasi'ni imzalanmasi
1922 Sultan Vahdeddin'in yurtdisina çikmasi, Abdülmecid Efendi'nin halife olarak seçilmesi
1923 Lozan Baris Antlasmasi
1923 Ankara'nin bassehir olarak kabulü
29 Ekim 1923 Cumhuriyet'in ilani
3 Mart 1924 Hilafetin ilgasi ve Osmanli hanedan mensuplarinin yurtdisina çikartilmalari
· Mareşel Montecuccoli, bir çok Batı diline çevrilerek klasik olmuş tâbiye kitabında Türk ordusunu şöyle anlatıyor: " ...Osmanlı Devleti o derecede kudretli ve kuvvetli bir imparatorluktur ki, hesapsız sayıda, mükemmel eğitim görmüş askerlerden müteşekkil ordusu, her an harbe hazırdır. İstenildiği anda yürüyüşe geçebilen bu ordu, her zaman emre âmâdedir. Ordunun yürüyüşe başladığını daha düşman öğrenmeden Türk ordusu, muharebe sahasına girmiştir. 1660 yılında gemilere manda ve öküzleri koşup Tuna yoluyla Belgrat'a, Osiyek'e, Budapeşte'ye Türkler'in çektirdikleri gemiler ve taşıdıkları yiyecek ve ağırlıklar tarif edilemez, akıl almaz. Gerek ordu yürüyüşünü, gerekse ağırlık naklini Osmanlılar, bütün hileleri kullanarak saklarlar. Düşman casuslarına daima ters hedef verirler. Her seferindeki hileleri de bir öncekinden farklıdır. Nitekim herkesi Venedik seferi yapacaklarına inandırıp birden Transilvanya'da görünen Türk ordusu, şaşkınlık yaratmıştır. Malta'ya gideceklerini yayıp Girit'e sefer etmeleri de böyledir. Savaştan çok önce vaktiyle tedarik görmek, Romalılar'da usul ve kaide idi. Osmanlılar, zuhurlarından bu ana kadar Romalı'ların bu usul ve kaidesini aynen tatbik etmişlerdir. Osmanlılar ordusundaki her çeşit san'at erbâbı işçinin sayısı, şaşılacak kadar çoktur. Kılavuzları ve casusları da çoktur. Ordunun büyük ağırlıkları ve topları bulunduğu için nakliyeye ehemmiyet verilir. Diğer milletlerin tahammül edemedikleri, tâkat getiremedikleri meşakkatlere Türk ordusu alışıktır. Çok iyi siper ve tabya yaparlar. Ordunun yürüyüşü fevkalâde sür'atlidir. Bizde "Türk'e ayak kurşundan ve el demirdendir." atasözü meşhurdur. Türk askeri cesurdur. (krş. Cevdet, I, 92-3) Sayfa 325
· Grenard Grenard, şevket devri Türk ordusunu şöyle anlatır:
"Muharebe meydanında Türk askeri ölür teslim olmazdı. İlk çağırma emrine daima hazırdı. Her nefer yüzbaşısını tanırdı. Her nefer kumandanının kendisinden önce yığınak yerinde bulunacağından emindi ve ona göre davranırdı. Bu sûretle en kısa zaman içinde Sultan'ın emrinde çok tecrübeli, iyi silahlandırılmış, iyi atlandırılmış, iyi kumanda edilen, sayı bakımından olduğu kadar kalite bakımından da üstün bir ordu âmâde olurdu. Topçuya çok hususî bir ihtimam gösterilirdi. Top sayesindedir ki II. Mehmet İstanbul'u almıştı. Top sayesindedir ki Osmanlılar başlıca zaferlerini kazanmışlardı. Top boldu, çeşitliydi, iyi imal edilmişti ve kullanılmasını fevkalâde iyi bilen ellerdeydi. Bilhassa ağır Türk topları, dehşet vericilikleriyle meşhurdu. XVII. asırda bile dünyanın en iyi topu ve topçusu Türk ordusundaydı. Yardımcı sınıflar iyi yetiştirilmişti: Cebeciler, demirciler, nakliyeciler ve her türlü yardımcı sınıf. Türk levazım teşkilatı yer yüzünün en iyisiydi. Asker, ülkenin sırtından geçinmezdi; levazımın kendisine verdiğinden başka ne yemek, ne almak isterse hepsini öderdi.
Sayfa 326
· XVI. asırda Türk ordugahını gören Postel "dünyanın en ilâhî düzeni= le plus divin ordre du monde" ibaresini yazmaktan kendisini alamamıştır.
· XV. asırda Bertrandon de la Brocquiere: "Bizim 10 askerimizin yaptığı gürültüyü, 1.000 Türk askeri bir araya geldiği zaman duymadım." diye yazar.
· Rodos'u teslim almak üzere kaleye giren 30.000 askerden bir tek gürültü, bir tek kelime, adım seslerinden sonra hiçbir şey duyulmadığını gözleriyle gören Hristiyan müşahidler hadiseyi yazmışlardır.
· Paule Jove, Türk askerinin Hristiyan askerinden 3 üstünlüğü olduğunu kaydeder: Kumandanlarına körü körüne itaat, muharebe meydanında canlarını sakınmamak, yiyip içmeksizin çok uzun yol yürüyebilmek.
· Thevenot: "Bir şeyleri eksik olduğu zaman sadece sabrederler. Giyimleri ve teçhizatları hafif, yorgunluğa mütehammildirler, sür'atleri hayret vericidir. Cengiz Han'ın askerlerine benzerler." diye kaydediyor.
· Postel: "Hristiyan askerinin 3 gün 3 gecede aldığı yolu, Türk askeri bir gecede alır." diye yazmaktadır.
· Busbeçg: "Teşkilatının kudreti ne olursa olsun, Türk ordusu nâmağlub bir ordu değildi. Pekala mağlubiyetlere de uğradığı oldu. Ona mukavemet edilemez kudretini veren başlıca iki hususiyet vardı: Daima seferberlik halinde, daima emre âmâde idi ve sefer yolu ne kadar uzun olursa olsun yürümeye hazırdı. Halbuki Avrupalılar her yeni sefer için büyük masraflarla yeniden asker toplamaya mecburdular ve üstelik bu askerlerin iradesi kısa zamanda gevşiyordu. Diğer taraftan Türkler bir başarısızlıkla karşılaşınca aynı teşebbüsü tekrarlamak, gene tekrarlamak karakterinde idiler. Bu sebat, inatçılık ve tâkıyb fikri Osmanlı prensibi idi. Cengiz'in, Timur'un, Babur'un prensibi de bu idi. Bu tâkıyb fikri ve muvaffak oluncaya teşebbüse devam azmi, şüphesiz devletin malî gücü sayesinde olabiliyordu. Ordu ile devlet iyice kaynaşmıştı ve maliye bu gücün emrindeydi. Halbuki Batı'da ordular, sosyal yapının üzerinde ve dışında, sonradan eklenmiş müesseselerdi. Bunun neticesi olarak Avrupa orduları için normal kaynaklar bulmakta müşkilat içindeydi. Avrupa hükümdarları üst üste yığılan istikrazların yükü altındaydı. Charles Quint bile bu durumdaydı. Türkiye'de ise aksine ordu hükümetin normal imkânları içinde hayatını devam ettiriyordu. Sayfa 265
· II. Murad ve Fatih Mehmed zamanında 22 yıl Türkler arasında esir olarak yaşıyan ve sonradan Almanya'ya dönerek hatıralarını yazıp bastıran Georg von Mühlenbach (s.432): "100.000 atın bulunduğu Türk ordugâhında bir tek atın kişnemesinin bile duyulamayacağını" yazmaktadır. Sessizliğin savaş sırasında ne derecede işe yarayacağı âşikârdır.
· Babinger: "Türk ordusundan hâkim olan mâneviyât, muhakkak ki herhangi bir düşman ordusununkinden çok üstündü." der.
· Gene II. Murad devrinde Türkiye'ye gelip Türk ordusunu gören De la Brocqiere şunları yazar:
"Ordudaki büyük emirler ve kumandanlar; öyle basit bir kıyafette idiler ki, onları, alayların içinde alelâde neferlerden ayırmak imkânsızdır. Padişahı (II. Murad'ı) camide namazını kılarken görmeye muvaffak olabildim. Ne tahta benzer ki bir koltukta ne bir iskemlede değil, fakat yere serilmiş bir seccadede ibadet ediyordu. Çevresinde, arkasında veya başı üzerinde, mevkiini işaret eden hiçbir şey yoktu."
· XVII. asrın son yarısında, bu haşyet verici sessizlik hâlâ devam ediyordu. Türk ordusu pek büyük bir sessizlik ve Majeste'nin (XIV. Louis) askerleri arasında tasavvuru müşkül bir tevazu içindeydi. Sayfa 266
Yabancıları her şeyden fazla şaşırtan bu sessizlik bahsine Busbecq tekrar döner ve Kânûnî'nin Amasya ordugâhını şöyle tasvir eder:
"Bu muazzam kalabalık içinde medhe değer görünen nokta, sessizlik ve disiplindir. Hiç bir bağrışma ve uğultu yoktur. Halbuki alelâde kalabalıklarda böyle şeyler eksik olmaz. Herkes kendisine tayin edilen noktada rahatça duruyordu. Paşalar, sancak ve alay beyleri, yüzbaşılar ve daha küçük Türk subayları yerlerine oturmuşlardı. Alelâde neferler ayakta idi. En çok göze çarpan topluluk, sayıları bir kaç bine erişen yeniçerilerdi. Bunlar, diğer birliklerden ayrı bir yerde uzun bir saf halinde duruyorlardı. O kadar sessizdiler ki, benden çok uzakta bulunmadıkları halde, acaba canlı insanlar mıdır, yoksa birer heykel midirler diye tereddüt ediyordum. Bu mevki'den ayrıldığım zaman; hoş bir manzara göründü. Sultan'ın hasa alayı atlar üzerinde, yerlerine dönüyorlardı. Atlar gayet güzel ve yüksek olduktan başka, gayet bakımlı ve süslü idi.
· İstanbul'a gelen Fransız rahiplerinden Canillac, Türk askerinin harp adamları değil keşiş sanılacak derecede sessiz ve mütevazı olduğunu, Dîvân-ı Hümâyûn'da vezirlerin bile yüksek sesle konuşmadıklarını kaydediyor. Sayfa 268
· Gene Iorga (I, 198-9 ) şöyle der: "Bir Avrupa ordusunun bir ülkeden geçmesi ülkenin halkı için bir felaket, bir Türk ordusunun geçişi bir saadetti. Halk, Türk ordusunun kendi memleketlerinden geçmesini dört gözle beklerdi; zira zengin Türk ordusu ile geniş ölçüde alış veriş yapardı. Balkanlar'da genç hristiyan kızları, tek başlarına mal satmak için endişesizce Türk ordugâhına girerlerdi. Böyle bir durum Avrupa orduları için tamamen imkânsızdı.
· Çağdaş büyük Fransız yazarı Montaine'in kaydettiği gibi Yavuz'un ordusu memlûklerin Şam şehrine girerken, şehri çepeçevre kuşatan hârikulâde meyve bahçelerine el bile değdirmemişti. Türk ordusunda disiplin o derece idi. Sayfa 268, 269 ve 270. yarısına kadar
· Meşhur İngiliz diplomatı Ricault, Orduy-u Hümâyûn ile köprülü-zade Fâzıl Ahmed Paşa'nın Uyvar seferine katılmıştır. Müşahadeleri arasında şunları anlatır: "Gerek vezîr-i âzamın, gerek diğer büyük kumandanların otağlarına çadırdan fazla saray demek doğru olur. Fevkalâde büyük olmaları, muhteşem ve hârikulâde süsleri, çeşitli dairelere ayrılmaları, otağlara saray manzarası verir. En konforlu şehirlerde bile bu otağlardaki huzur yoktur. Aslında bu otağlara mermer, yahut başka değerli taşlardan yapılmış saraylardan fazla masraf edilmektedir. Zira otağın ömrü azdır, bir kaç yılda yenilenir. Saraylarsa, asırlarca ayakta kalır. Bu otağlar ve onları taşıyan kazıklar çok ağır çektikleri için nakilleri kolay değildir. Fakat bütün eşyalarıyla beraber bu seyyar saraylar, menzilden menzile taşınır. Türk ordusu günde 5 veya 6 saat yürür, daha fazlası cebri yürüyüştür ve fevkalâde hallerde olur. Bütün ordu ağırlıkları at, katır ve develerle taşınır. Otağ kurucular, bir menzil önden giderek otağı hazırlarlar. Otağı sahipleri menzile gelince, otağlarını kurulmuş ve hazır bulurlar. otağ kurucu ekip, ordudan daima bir gün ileridedir. Aslında her otağ çifttir, birinde otağ sahibi yatıp dinlenirken, diğer otağ bir menzil ileride kuruluş halindedir. Türkler her menzili "konak" tabir ederler. Bu durum Türk ordusunda çok büyük sayıda deve, katır ve diğer yük hayvanlarının bulunmasını icap ettirir. Bu hayvan kervanlarına memur askerler de çok büyük sayıdadır. Bu da büyük masrafı mûcip olmaktadır. Fakat benim fikrime göre, bu halden daha fazla bir ihtişam gösterişi mümkün değildir ve Osmanlı İmparatorluğu bunu gerçekleştirmiştir. Ordu da düzen tek kelimeyle fevkalâdedir. Fikrimce bu düzen, içki yasağı ile sağlanmaktadır. İçki yasağı, Türk askerini itaatkâr, uyanık ve kanaatkâr yapmıştır. Ordugâhta en küçük bir gürültü ve münakaşa duymak mümkün değildir. Halk ordularının geçişi sırasında en ufak bir endişe hissetmez. Ordu geçtiği yerde her şeyi peşin para ile satın alır; hanlarda geceleyin asker parasını öder. Türk ordugâhına, kızlarına tecâvüz edildiği için şikayete gelen anneler görmek mümkün değildir. Malının asker tarafından yağma edildiğini, hoş olmayan herhangi bir muameleye muhatap olduğunu söyleyerek şikayete gelen de yoktur. Zîrâ böyle şeyler olmaz. Bu düzen, Türk ordusunu muzaffer kılmış ve imparatorluklarını muntazam şekilde büyütmüştür. Biz Hristiyanlar'ın ordularına ise şarap, Türk ordusunda görülenlerin tamamen aksine husule getirir. Türkler bunu çok iyi bilmekte ve değerlendirmektedir. Ordugâhlarına şarap girmemesi için her türlü tedbiri alırlar. İki üç gün önce bir konağa vâsıl olduk, bu konakta meyhaneler vardı, ordu orada bulunduğu müddetçe meyhaneler kapatıldığı gibi , her türlü şarap alış verişi ve satışı da yasak edildi. Türk ordugâhı her zaman için son derece temizdir, en küçük bir çöp görülmez. Her çadırın yanına, tabiî ihtiyaçlar için geçici çukurlar kazılır ve bu çukurlar ordu hareket ederken toprakla doldurulur. Bu suretle Türk ordugâhı, en temiz şehirlerden daha temizdir. Büyük yaz sıcaklarında yürüyüş olduğu zaman, nakliye katarları, gecenin 7. saatinde harekete geçirilir. Vezîr-i âzam ve maiyeti ise gece yarısından az sonra yürüyüşe başlar. Bu sûretle gündüzün zahmetli yürüyüşler yerine, gece yürüyüşleri tercih edilir. Her birliğin önünde öylesine bol miktarda meşale yakılır ki; gökyüzü, gündüz gibi aydınlanır. Bu işi "Meşaleci" denilen ve Şam yahut Halep ayetlerinden gelen Arap Birlikleri yaparlar. Bu birlikleri "Meşalecibaşı" denilen subayları düzenler. Belgrad'dan geçerken genç Sırp kızları ordugâha geldiler. En iyi elbiselerini giymişlerdi. Getirdikleri malları birliklerin içine girip sattıktan sonra çekilip gittiler. Hangi yerden geçtiysek köylüler, orduyu sevinçle karşılıyorlardı. Türk askerine bol bol mal satıp çok para kazanıyorlardı." Sayfa 300, 301 ve 302
· Üstün nişancı olan Türk askeri, üstün süvari idi de, doğuştan atlıydı. Bin yıl önce bir Hristiyan müellif, Türkler için: "Atlarıyla beraber doğmuş sanılırlar." demişti. Türk ordusu da esas bakımdan atlı bir ordu idi. Süvarilik meziyetleri XIX. asırda bile üstün kalmıştı.
· 1827'de Sir Adolphus Slade şöyle yazar:
"Türk süvarileri atlarına çok hakimler. Günlerinin çoğu at üzerinde geçer. Eğitimleri sert ve çok disiplinlidir. Atlarını daima muharebe sahasının icaplarına göre terbiye ederler. Eğitinde Türk süvarisi atını alevlere bürünmüş fıçılara, silah ateşlerine, domuz ayaklarına doğru sürer ve düz duvarlardan aşırır. Onun için Türk atı, muharebe meydanına girince ürkmez. Türk süvarisi atını sürmekteki mahareti kadar, dört nalla giderken nişan alması ve vurması ile de meşhurdur, çok keskin nişancıdır. Cirit atmada Türk süvarisinin üzerine yoktur. Hiç bir süvari, Türk süvarisi ile teke tek döğüşemez, mağlup olur. Türk atlıları 100 yarda gibi kısa bir mesafede baskın tarzında taarruz eden nâdir dünya süvarilerinden biridir. Bu kabiliyetin ârızalı arazide ne derecede ehemmiyet taşıdığı âşikârdır. Nitekim Kelefçe muhaberesinden sonra Rus süvari subaylarıyla konuştum. Niye Türk süvarileri karşısında âciz kaldıklarını sordum. Arazinin Rusya'da bile alışmadıkları derecede ârızalı olduğunu, atlarının böyle arazide hareket edemediklerini, meşhur kazak süvarilerinin bile Türk atlarına yetişemediğini söylediler. Kelefçe muharebesinde Türk süvarisinin hareket kabiliyeti inanılmaz bir şeydi. "Deli" denilen Türk süvarisinin cesaretine, benimle beraber muharebe meydanında bulunan arkadaşım İngiliz süvari yüzbaşısı Chesney'de hayretler içinde kaldı. Rus subayları bile Türk süvarilerinden "muhteşem cengâverlermiş" diye bahsetmeye başladılar.
Bir Rus subayından dinledim.
"Şumnu kalesinden bize taarruz için çıkan Türk süvarilerinin atlarını şaha kaldırarak gelmeleri, bana şövalye romanlarını hatırlattı, heyecanlandım." diyordu. "Türk süvarileri, ellerindeki mızrakları havaya atıp tekrar tutarak atlarını dört nala sürüyorlar ve yürük atları üzerinde, uçan kuş sürüleri gibi, ovaya akıyorlardı. Doludizgin at süren bu gözü pek insanların bazen kalpakları başlarından uçuyor, cepkenlerinin geniş yenleri yaprak gibi açılıyor, yağız atlarının kuyrukları rüzgârda dalgalanıyor ve ölüme göz kırpmadan ilerliyorlardı. Derken Rus süvarileri ile mızraklaşmaya başlıyor, ölüyor veya öldürülüyorlardı. Bu akım birden bir hengâme halini alıyor, dalgalanıyor, karışıyor, naralar yeri göğü inletiyordu. Kanlı muharebeden arta kalan süvariler, yıldırım gibi çark ederek aynı sür'atle dönüyorlardı. Fakat ric'at taktikleri şaşırtıcıydı. Öylesine dağılıyorlardı ki, iki atlıyı bir arada görmenin imkânı yoktu. Bu sûretle kendilerini tevcih edilmiş Rus toplarını hayal kırıklığına uğratıyorlardı. Rus topçuları teker teker her Türk süvarisine bir mermi göndermeyi göze alamıyorlardı. Bu sûretle geri çekilen Türk süvarilerinin çok azı şarapnel isabeti aldı. Açıkta Türk süvarisini karşılayamayacağını anlayan Ruslar, bu defa müstahkem tabyaların arkasına sinerek Türk süvarilerini beklemeye ve onları mustahkem siperlerin önünde kırmaya karar verdiler. Türk süvarisi bu defa da taarruza geçmekten çekinmedi. Ölümden zerrece korkuları olmadığı âşikârdır. Rus siperlerine doğru yaklaştılar. Siperlere az kala atlarını dizginleyip bir an siperlerin ardındaki Rus kazak süvarilerine küfrediyor, onları kızdırıp siperlerden çıkarmak istiyorlardı. Siperlerin önünde bir an kalıp derhal çekildikleri için isabet almıyorlardı. Âdetâ şehir meydanında cirit oynuyorlardı. Bu yaptıkları artık süvariliğe bile sığar şey değildi. Tam manasıyla at canbazlığı idi. Rus topçusunun ateşi altında, ateşten mümkün olduğu kadar kaçınıp isabet almamaya çalışarak siperlere yaklaşıp piştovlarını Ruslar'ın üzerlerine boşaltıyorlardı. Fakat bir an geldi ki Rus toplarının ateşi şiddetlendi. O zaman Türk süvarisi ric'ate başladı. Ama atlarının üzerlerinde görünmüyorlardı, kafalarını atlarının karnına sokup çekiliyorlardı.
Fakat başları atlarının karnında çekilmeleri çok kötü netice verdi. Zira çevrelerini görmüyor, yanlız istikamet tayin edebiliyorlardı. Kumandanları Reşit Paşa'nın yalnız başına Rusların önünde kalakaldığını göremediler. Bir kazak yüzbaşısı, Rus siperleri önünde şaşkın şaşkın bakan bir Türk süvarisini fark etti. Süvarinin üzerindeki parlak üniformadan, bunun büyük bir Türk subayı olduğunu anlamıştı. Reşit Paşa Serdar başkumandandı. Kazak yüzbaşısı atını sürdü, paşanın kolundan tuttu. Paşa şaşırmıştı. Tarihte ilk defa olarak bir Türk Serdarı'nın düşmana esir düşmesine bir saniye kalmıştı. Fakat o sırada ric'at eden bir Türk süvarisi durumu görmüş, atını gerisin geriye Serdar'a doğru sürmeye başlamıştı. Yıldırım gibi yetişip piştovuyla kazak yüzbaşısını alnından vurdu. Reşit Paşa'nın atının dizginlerini kavrayıp çekti. Ve paşasıyla beraber Şumnu istikametinde gözden kayboldu. Hadise yalnız bir an sürmüştü. Ruslar siperlerinin arkasında sadece şaşkın şaşkın seyrediyorlardı. Böyle bir vak'a olmamış gibiydi, sanki hayal görmüşlerdi.
XIX. asırda böyle olan bir süvarinin, XVI. asırda ne olduğu kıyas yoluyla kolayca tahayyül edilebilir. İngiliz amiralinin tasvir ettiği Türk süvarisinin, akıncılar soyunun son fertlerinden biri olduğu aşikardır.
· 1789 tarihli bir Almanya İmparatorluk askeri jurnelinde: "Avrupa'nın en âlâ süvarisi olan Osmanlı süvarisi" denmektedir. Bu sûretle son zamanlara kadar Türk süvarisinin kesin şekilde Avrupa süvarisinden üstün olduğu anlaşılır. Fakat XVII. asırdan sonra muharebelerin mukadderâtı artık süvarinin elinde değildi, piyadenin eline geçmişti.
Sayfa 263 ve 264
· Charles-Quint'in Kânûnî nezdindeki büyükelçisi Baron ve Busbecq:
"Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese ettiğim zaman, istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bir ordu galip gelecek ve Pâyidâr olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü şüphesiz, ikisi de sağlam sûrette devam edemezler. Türkler'in tarafında, kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut; hiç sarsılmamış bir kuvvet var; sefer görmüş askerler, zafer îtiyadları, meşakkatleri tahammül kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umûmi fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş mâneviyât, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Askerlerimiz serkeştir, subaylarımız tamâkârdır. Disiplini istihkar ediyoruz. Sebatsizlik, serkeşlik, sarhoşluk, sefâhat, bizde bol bol mevcuttur. Bütün bunların en kötüsü düşmanın (Türkler'in) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamamızdır. Neticenin ne olacağını tahminde tereddüt, artık caiz midir? Yalnız İran, bizim lehimize işe müdahale ediyor. Çünkü düşman, hücûma teşebbüs ettiği zaman arkalarını tehtid eden tehlikeyi (İran-ı) hesaba katmak mecburiyetindedir. Fakat İran bizim mukadderâtımızı geciktirmekten başka bir iş görmüyor. İran bizi kurtaramaz. Türkler, İranlılar ile işlerini neticelendirdikleri zaman, bütün Doğu'nun kuvvetlerinden yardım görerek, bizim boğazımıza atılacaklardır. Bu tehlikeye karşı ne kadar hazırlıksız bulunduğumuzu düşünmekten korkuyorum. (1 Haziran 1560'da Almanya'ya gönderdiği mektup) (Türk mektupları, H.C. Yalcın tercümesi. 141-2). "İlk dikkat ettiğim husus, muhtelif teşkilatı mensup Türk askerlerinin, kendi karargâhları içinden hârice çıkmamaları idi. Bizim karargâhlarda cereyân eden işleri bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat gerçek şu ki, her tarafta tam bir sükûnet ve sessizlik hüküm sürüyordu. Kat'iyen kavga ve münakaşaya tesadüf edilmiyordu. Hiç bir türlü zorlama ve şiddet harekâtı görülmüyordu. Sarhoşluktan yahut kafa kızgınlığından ileri gelmiş yüksek sesler bile yoktu. Bundan başka, her taraf tertemizdi. Gübre yığınları, süprüntüler görülmüyordu. Göze, yahut buruna fena gelecek hiç bir şeye tesadüf etmedim. Bu gibi şeyleri Türkler yakıyorlar, yahut uzağa götürüyorlar. Neferler de büyük bir çukur açarak, pislikleri oraya gömüyorlar ve karargâhı tertemiz tutuyorlar. Bizim askerimiz arasında olduğu gibi hiç bir tarafta bir sarhoşluk, cünbüş yahut kumar gibi şeylere tesadüf edemezsiniz. Türkler kâğıt ve zar oyununu bilmezler. (s 201) Bundan başka, düşman memleketinde bulundukları ve muharebe yakın olduğu zaman, Türk askeri, ordularını başka bir zaman için geri bırakabilirler. Açlık yüzünden zayıf düşmüş oldukları bir sırada muharebeye girmemeleri için böyle yapılır. Bu emre itaat hususunda tereddüt gösterirlerse padişah, bizzat öğle üzeri, ordunun göreceği bir yerde yemek yer. Bu sûretle herkes, aynı vechile hareket etmeye cesaretlendirilmiş olur. (s204-5) Türk ordugâhında (Amasya yakınlarında) bir bayram namazı seyrettim. Sarıklı başlardan mürekkep büyük bir topluluğun toplanmış olduğunu gördüm. Derin bir sessizlik içinde namazı idare eden dîn adamının sözlerini dinliyorlardı. Her saffın belirli bir durumu vardı. Ayrı saflar, dizildikleri açık sahrâda, tıpkı bir duvar gibi uzanıyordu.
ÇANAKKALE ZAFERİ İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ KAYNAKLARDAN ALINTILAR
İngiliz Genarel Maude:
"Başka millet askerinin, artık muharebeyi kaybettik, yenildik diye silahını bırakıp savaştan vazgeçtiği hallerde, Türk askeri için muharebe yeniden başlar."
İngiliz Genareli Oglander:
"Türk Askerlerinin savaş ve muharebe için haiz olduğu yüksek niteliklerin önceden lâyıkiyle bilinmemesi İngilizler için felâket olmuştur. Türk askerlerinin ne yaman muharip olduğunu İngilizler kendileriyle dövüştükten sonra denemeyle anlamışlardır."
Çanakkale'deki Müttefik Ordular Başkomutanı olan İngiliz Generali Hamilton
"Çok cesur harbeden, iyi sevk ve idare edilen asil Türk Ordusunun karşısında bulunuyorsunuz." AVUSTURYA GENEL VALİSİ LORD CASEY
"Biz Çanakkele yarımadasında Türkler'le savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek, kahraman Türk milletine ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık." Bütün Avustralya'lılar mehmetçiği kendi evlâtları gibi sever. Onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybeti ve cesareti, bütün Anzakları hayran bırakan yurt sevgisi, insanlığın örnek alacağı büyük hasletlerdir. Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla.
GENERAL HAMİLTON- Çanakkale'de Müttefik kuvvetleri başkomutanı
"Kılıcı insafsız bir maharetle kullanan Türk eli, mağlup ettiği insanların yarasını sarmakta da ustadır."
İngiliz Mareşal Frenç:
"Türk askerleri korku bilmez, dünyada yenilgi adında bir kavram tanımaz. Türkler Asya'nın centilmenleridir."
BEŞİNCİ OSMANLI ORDUSU KUMANDANI MAREŞAL LİMAN VON SANDERS
"Bir asker için mutluluk denen bir şey varsa, Türk'lerle omuz omuza savaşmaktır diyebilirim. Fakir insanlardı; buğday kırığından yapılmış çorba, en önemli yemekleriydi. Sağlıksız su içerlerdi; çamur barınaklarında yatarlardı; fakat en modern silah ve araçlarla donanmış düşmanlarına karşı aslanlar gibi savaşırlardı. Bu insanların kalplerinde sadece ve sadece ulvî bir vatan sevgisi vardır. Ölüme onlar kadar gülümseyerek giden bir millet ferdi daha görmedim."
Lord Byron
"Şehitleri şehit yapan ölümleri değil, ölümlerinin sebebidir."
Müttefik Orduları Başkomutanı General Jean Hamilton
"...Evet, insan ruhunu yenmek oluyor. Dünyada hiçbir ordu bu kadar sürekli ayakta kalamaz. Sadece bugün 1800 şarapnel attı. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan Cenab-ı ALLAH'larından ayırmak için başka ne yapabilir!..."
Üsteğmen Casey
"25 Nisan 1915 günü Conk Bayırı'nda Türkler ve birleşik kuvvetleri arasında korkunç siper savaşları oluyor. Siperler arasında 8-10 metre mesafe var. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlerine çekildi. Yaralılar ve ölüler toplanıyor. İki siper arasında açıkta ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz yüzbaşısı avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, kurtarın diye yalvarıyordu. Ancak hiçbir siperden, kimse çıkıp yardım edemiyordu. Çünkü en küçük bir kıpırdanışta yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl almaz bir olay oldu. Türk siperlerinden beyaz bir bayrak sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk askeri, silahsız siperden çıktı. Hepimiz donup kaldık. Kimse nefes alamıyor, ona bakıyorduk. Asker yavaş adımlarla yürüyor, siperdekiler nişan almış bekliyordu. Asker yaralı İngiliz subayını okşar gibi yerden kucakladı, kolunu omzuna attı. Ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp geldiği gibi kendi siperlerini döndü. Teşekkür bile edemedik. Savaş alanlarında günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu.
Fen bilimcisi için laboratuvar ne kadar önemliyse tarihçi için de arşiv aynı şeyi ifade ediyor. Doktora çalışması için girdiği İngiliz Ulusal Arşivi`nde yıllardır araştırma yapan tarihçi Doç. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin, yakın dönem Türk tarihine ilişkin pek bilinmeyen konuları günyüzüne çıkartıyor. (Star Gazetesi röportaj)
DOÇ. DR. MUSTAFA SITKI BİLGİN 10 YILDIR İNGİLİZ ARŞİVLERİNDE ÇALIŞIYOR
Fen bilimcisi için laboratuvar ne kadar önemliyse tarihçi için de arşiv aynı şeyi ifade ediyor. Doktora çalışması için girdiği İngiliz Ulusal Arşivi`nde yıllardır araştırma yapan tarihçi Doç. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin, yakın dönem Türk tarihine ilişkin pek çok belgeye ulaştı
Enver Paşa, İngilizlerden nasıl kaçtı? İttihatçiler Berlin`de nasıl geçiniyordu? Atatürk`ün hastalığı için Fransız doktorlar ne dedi? İngilizlerin Vahdettin ile ilgili planları nasıl suya düştü? İngiliz arşivlerindeki belgelere göre işte tarihi gerçekler
Bir okullarda öğretilen tarih var bir de bulunan belgelere dayandırılarak yapılan spekülasyonlar. Ama tarihin asıl gerçekleri arşivlerdeki belgelerde gizli. Şimdiye kadar Osmanlı ve Amerikan arşivlerinin yanı sıra doktora çalışması için girdiği İngiliz Ulusal Arşivi`nde 10 yıl araştırma yapan Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin, yakın dönem Türk tarihini ilgilendiren konularda pek çok yeni bilgiye ulaştı. Bu bilgileri bir kitapta toplayacağını belirten Bilgin, bunları önce star Pazar`a anlattı.
BAZI BELGELER HİÇ AÇILMIYOR
İngiliz Ulusal Arşivi`nde araştırmacıya açık yaklaşık 8 buçuk milyon civarında belge var. Bilgin, bu belgeler arasında yakın dönem Türk tarihini ilgilendiren belgelerin büyük çoğunluğunu gözden geçirdiğini söylüyor. Bu arşivde genelde 30 yıl kapalılık esası olduğunu anlatan Bilgin `Bu bazen konunun gizlilik derecesine göre 50, hatta 100 yıla kadar çıkabilir. Bazı arşiv belgeleri hiç açılmaz. Araştırma kartı çıkarıp üye olduktan sonra bu arşivde isteyen çalışabilir` diyor. İsteyen arşivde çalışabilir ama neyi aradığınızı bulmak çok önemli. Ayrıca onları değerlendirmek de. Bilgin `Tarihçi, hiçbir zaman, belgelerin esiri ya da belge fetişisti değildir; belgeleri objektif olmaya çalışarak yorumlayandır` diyor.
Türk tarih yazıcılığının eksiklikleri ve tarih anlayışının yozlaşması ve de yakın tarih incelemelerine ideolojik fikirler çerçevesinde yaklaşılması nedeniyle `Bize en uzak tarih dönemi, maalesef yakın tarihimizdir` diyen Bilgin şunları söylüyor: `Beni en çok şaşırtan şey, arşiv belgelerini inceledikçe ne kadar az şey bildiğimi keşfetmek oldu. Arşivi bir okyanusa benzetirsek bilgimiz bir damla kadar` diyor. İşte Bilgin`in arşivden çıkardığı tarihle ilgili belgeli gerçekler...
Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı`ya toprak bütünlüğünü koruma sözü verildi
Osmanlı Devleti`nin Birinci Dünya Savaşı`na girmesi meselesi de çok tartışılan konulardan biri olmaya devam ediyor. Genelde, Osmanlı Devleti`nin savaşa girmekten başka çaresi olmadığı ve İngiltere ve müttefiklerinin Osmanlı Devleti`nin ittifak tekliflerini reddetmeleri sebebiyle de Bab-ı Ali`nin Almanya tarafında savaşa girmek zorunda kaldığı görüşleri dile getiriliyor. Ancak, İngiliz arşiv belgelerinde, İngiltere ve müttefiklerinin, 1914 yılında, Osmanlı Devleti`nin tarafsız kalması durumunda toprak bütünlüğünü sağlayacaklarına dair garanti vermeyi teklif ettikleri belirtiliyor. Dolayısıyla bu durum bize Osmanlı Devleti`nin tarafsız kalabilme pozisyonu da olduğunu düşündürüyor.
Enver Paşa, Mustafa Kemal`e 164 kilo altın göndermişti
Son haftalarda bazı gazeteciler televizyon programlarında İttihatçıların Berlin`de nasıl geçindiğini ve Milli Mücadele`nin hangi parayla yürütüldüğü konusunu tartışıyor. İngiliz arşivlerindeki belgelere baktığımızda İttihat ve Terakki Partisi`nin en etkili lideri ve Harbiye Nazırı olan Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa birbirlerine rakip olsa da Milli Mücadele`de birbirlerine destek olduklarını görüyoruz. Belgelerde bir konu daha var ki, ilk kez açıklıyorum. Enver Paşa`nın, amcası Halil Paşa vasıtasıyla Moskova`dan Bakü`ye getirilen 164 kilo altını, 19 Eylül 1920 tarihi civarında Mustafa Kemal Paşa`ya verilmek üzere Anadolu`ya gönderdiğini belirtiyor.
İkinci konu ise İttihatçıların Berlin`de nasıl geçindiği konusu... Bunun için Enver Paşa`nın İngiliz Binbaşı Ivor Hedley ile yaptığı görüşmeye bakmakta fayda var. Enver Paşa, 1920 başlarında Berlin`de İngiliz istihbarat subayı Binbaşı Ivor Hedley ile 5-16 Ocak 1920`de üç önemli görüşme yapmış. Hedley`in Enver Paşa ile yaptığı görüşmelerin raporları Berlin`deki İngiliz Askeri Misyonu Başkanı Tuğgenerel Neill J. Malcolm vasıtasıyla İngiliz Savaş Bakanlığı Harp Konseyi ve Dışişleri Bakanlığı`na gönderilmiş.
Bu raporlara göre, İngiliz Binbaşı Hedley ile görüşmelerinde Enver Paşa, Birinci Dünya Savaşı`nın bitmesiyle artık askerlik görevinin sona erdiğini ancak memleketini seven sivil bir Türk olarak ülkesinin menfaatlerini korumak için çalışacağını belirtmişti. Bunun için önünde iki seçenek bulunduğunu ifade etmişti. Bunlar ya Rusya ile hareket ederek İngiltere aleyhinde faaliyetlerde bulunmak ya da İngiltere ile beraber hareket ederek Bolşevizm`e karşı bir set oluşturmayı düşünmekti. Enver Paşa; bağımsız Türkiye, Mondros Ateşkes Antlaşması`nda belirtilen sınırlar üzerinde bazı küçük değişiklikler yapılması ve İttihat ve Terakki Partisi`nin yeniden kurulması şartlarını sunmuştu. Ancak, Enver Paşa`nın bu şartları İngiliz Başbakanı tarafından `Türkiye ile gizli görüşmelerde bulunamayacağı` gerekçesiyle reddedilmişti.
PARA MOSKOVA`DAN GELİYOR
Böylece, Enver Paşa`nın İngiltere aleyhinde faaliyetlerde bulunmak üzere Moskova`ya gideceğinin anlaşılması üzerine İngiliz Binbaşı Ivor Hedley onu tanıyan Alman vatandaşı bir Rus ajan vasıtasıyla Enver Paşa`yı tutuklamak istemişti. Ancak 23 Şubat 1920`de yakalamak için harekete geçtiğinde Enver Paşa`nın bir saat önce polis uçuşu ve Alman Hükümeti`nin gayri resmi izniyle uçakla Berlin`den ayrıldığını öğrenmişti. Berlin`deki İttihatçılar Orta Asya ve Kafkasya ile ilgili
basın yayın faaliyetlerinde bulunuyordu. Bu faaliyetleri sürdürmek için para Enver Paşa`nın girişimleriyle Moskova`dan geliyordu. Moskova`dan Berlin`e uçakla 50 milyon mark tutarında altın getirildiği belirtiliyor. Raporlara göre Enver Paşa kendisini uçuran Weinshonk adlı pilot ve yardımcısına 200 bin mark ödemişti.
Atatürk dört hafta dinlenseydi 25 yıl kadar daha yaşayabilirdi
Atatürk`ün hastalığıyla ilgili raporlar 1938 yılının başlarından itibaren arşivlerde yerini almaya başlamış. Bu raporlarda, Atatürk`ün hastalığının devlet işlerini aksatacak derecede kendisini rahatsız ettiği belirtiliyor. Ayrıca, Fransız doktorların Türkiye`ye geldiğinden ve Türk doktorlarının yaptığı teşhiste onların da hemfikir olduklarından bahsediliyor. Yine, Ankara`daki İngiliz elçisi Sir Percy Loraine`den Londra`ya giden ve bazısı gizli ve şahsa özel olan raporlarda, Fransız doktorların `Atatürk`ün 4-5 hafta uygun bir şekilde istirahatı ve bakımının yapılması neticesinde iyileşeceği ve 25 yıl kadar daha yaşayabileceğini` ifade ettikleri belirtiliyor. Ancak, bu raporların Türk ve Fransız kaynaklarının da incelenerek bir kritiğinin yapılması gerekir. Eğer sonuçta İngiliz raporlarındaki bilgiler doğrulanırsa o zaman Atatürk`ün bakım ve tedavisinde bir ihmalin olup olmadığı ve varsa bunda kimlerin rolü olduğu araştırılmalıdır.
Vahdettin için hazırlanan Vatikan usulü planın bozulmasının sırrı
İngilizlerin Sultan Vahdettin ile ilgili planları Boğazların kontrolünün sağlanması çerçevesinde gündeme gelmişti. Üç temel görüş ortaya çıkmıştı. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon tarafından savunulan birinci görüşe göre Sultan Vahdettin`in İstanbul`dan Konya veya Bursa`ya sürülmesi ve Boğazların ise uluslararası yönetime bırakılması istendi. İkinci görüş ise bunun İngiliz menfaatleri için tehlikeli olacağını savunuyordu. Sultanın sürülmesi durumunda Hindistan ve Mısır`da `Sinn Fein` hareketi gibi bir isyan hareketi çıkabilirdi. Çünkü istihbarat raporları öyle söylüyordu. Dolayısıyla, Sultanı İstanbul`da kontrol altında tutmak daha makuldü. Üçüncü görüşe göre ise Vahdettin`e dini sebeplerle Yıldız civarında Vatikan usulü bir yer, yönetim amacıyla ise Anadolu`da bir yeri tahsis ederek böylece İstanbul ve Anadolu`yu birbirinden ayırmak planlanıyordu. Böylece İstanbul`un geri kalan bölgelerini de uluslararası yönetimin altına bırakmayı hedeflemişti. Bir yıl devam eden bu görüşmelerden, ikinci görüş İngiliz Kabinesi`nden destek bulmuştu. Ancak dikkatlerini tekrar Anadolu`ya çevirdiklerinde karşılarında güçlü bir milli hareketi ve Mustafa Kemal Paşa`yı görecekler ve planlarını uygulama fırsatı bulamayacaklardı.
Belgelere ulaşan Doç. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin kimdir?
İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü`nü bitirdikten sonra sırasıyla Gazi Üniversitesi`nde ilk yüksek lisansını, daha sonra ABD`deki University of Connecticut`ta ABD Dış politikası alanında ikinci yüksek lisansını tamamladı. 1997-2002 yılları arasında İngiltere`de Birmingham Üniversitesi`nde Ortadoğu konusu üzerine doktora yaptı. Halen Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi`nde öğretim üyesi olarak çalışan Bilgin, son 10 yıldır İngiliz arşivlerinde araştırmalar yapıyor. Britain and Turkey in the Middle East: Politics and Influence in the Middle East in the Early Cold War Era adlı bir de kitabı bulunuyor. Bilgin, Londra, Cambridge, Oxford ve Birmingham üniversitelerinde özellikle Ortadoğu ve Ermeni meselesi konularında seminerler ve konferanslar veriyor.
Araplar, 1940`lı yıllarda bölgede Türkiye`nin lider olmasını istemişti
Türkiye`nin 1945-50 yılları arasında, genelde Ortadoğu ve özelde Filistin`de takip ettiği politikalarıyla ilgili literatürde genel açıklamaların dışında hiçbir detay bilgi yoktur. arşivlerdeki belgelere göre Türkiye, Filistin meselesinin uluslararası bir soruna dönüştüğü 1945`ten 1948`e kadar Arapların tezlerini destekleyen bir çözüm yolunu savunmuştu. Türkiye, Filistin konusunda verdiği destek nedeniyle tüm Arap dünyası tarafından `Filistin`in müdafii` olarak ilan edilmişti. Arap-İsrail savaşında Mısır, Ürdün ve Irak ordularının yenilmesi üzerine Suriye ve Lübnan Devlet Başkanları Türk Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak`a başvurarak Türkiye`nin tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi Arapların liderliğini ele almasını istemişlerdi. O dönemde Ortadoğu`nun patronluğu rolünü sürdüren İngiltere, Mısır`ın liderliğinin devamının İngiliz çıkarlarına uygun olacağını düşündüğünden Suriye ve Lübnan`dan yükselen seslere kulağını tıkamıştı.
Türkiye İkinci Dünya Savaşı`na katılmak istedi ama İngilizler bunu reddetti
Literatürde geçen `Türkiye İkinci Dünya Savaşı`na fiilen katılmamak için ona göre bir siyaset takip etmiştir` bilgisi doğru değil. Aslında Türkiye İkinci Dünya Savaşı`na fiilen katılmak istemiş ancak geç müracaat ettiği için olmamış. Dönemin Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay, 1945 yılının sonunda İngiliz Genelkurmayı`na Türkiye`nin savaşa katılma isteğini ifade etmiş ancak İngiliz Genelkurmayı; İtalya`daki Alman kuvvetlerinin temizlenmesi için önceden planlanmış olan harekata Türkiye`nin son anda dahil edilmesinin mevcut planlamayı değiştireceğinden ve ABD`nin de onayını gerektirip bunun da epey zaman alacağından Türkiye`nin müracaatının reddedilmesini istemiş. İngiliz Genelkurmayı ayrıca, Türk askerinin modern bir savaş için harp tecrübesi bulunmadığından müttefik güçlere fazla faydasının olmayacağını rapor etmişti. Ancak, İngiliz Başbakanı Winston Churchill buna itiraz ederek Türk askerinin, ABD`nin seçme birçok askeri birliğinden bile daha iyi savaşçı olduğunu rapor edip Türkiye`nin savaşa girmesinde ısrar ettiyse de İngiliz Genelkurmayı`nın dediği oldu.
TBMM Hükumeti, Mudanya Mütarekesi görüşmeleri devam ederken İtilaf Devletlerine verdiği bir nota ile barış konferansının 20 Ekim 1922’de İzmir’de toplanmasını teklif etmişti. Müttefikler ise İzmir’deki Yunan mezalim ve tahribatını görmezlikten gelmek için, bu teklifi kabul etmemişlerdir. Sonuçta barış konferansının, 13 Kasım 1922’de Lozan’da toplanması konusunda fikir birliğine varmışlar ve 27 Ekim 1922 tarihli bir nota ile de kararlarını hem TBMM Hükumetine hem de İstanbul Hükumetine bildirmişlerdir.[1]
Daha sonra çok önemli bu konferansta TBMM hükumetini, kimlerin temsil edeceği sorunu ortaya çıktı. Ankara’da gün görmüş, deneyimlerden geçmiş diplomatlar yoktu. Bu nitelikteki kişiler İstanbul’da idiler. Ama her zaman padişah buyruğunda çalışmış olan bu kişiler, Türk davasını tam anlamıyla savunamazlardı. Bu nedenle, temsilcileri, Ankara’nın kadrosundan seçmek gerekiyordu.[2]
O sıralarda Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Orbay Bey, eski bir deniz subayıydı. Balkan savaşlarında Hamidiye savaş gemisi ile düşmanı uğraştıran, halk arasında Hamidiye Kahramanı diye anılan bu eski asker, Mustafa kemal Paşanın da yakın arkadaşlarındandı. Ne var ki, Rauf Bey, Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan kişiydi. Bu bakımdan siyasal geçmişine gölge düşmüştü. Şimdi o, Lozan’da baş temsilci olarak bulunmak ve o anlaşmanın bir çeşit hesabını vermek istiyordu. Ancak bu kadar önemli bir işe, geçmişte hatalar yapmış birinin gönderilmesi ciddi bir davranış değildi. Bu düşünceyle Gazi, diplomasi alanında deneyimsiz ama Mudanya Ateşkes görüşmelerinde yetenekli bir kişi olduğunu kanıtlayan İsmet Paşa’nın Lozan’a baş temsilci olarak gönderilmesini uygun buldu. İsmet Paşa Dış İşleri Bakanlığına getirildi. Yanına yardımcılar verildi. İsmet Paşa çalışma arkadaşlarıyla birlikte barış görüşmeleri için hazırlanmaya başladı.[3]
Lozan için tayin edilen heyetin TBMM tarafından onaylanmasından sonra söz alan İsmet Paşa konuşmasında “Misak-ı Milli ile yapılmış anlaşmalar çerçevesinde haklarımızı savunacağız” derken temel ilkenin Misak-ı Milli olduğunu ifade ediyordu. İsmet Paşa’nın gerek TBMM’nde yaptığı söz konusu bu konuşmasında gerekse Sapanca’da trende iken gazetecilere verdiği demecinde Türk heyetinin amacının Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek olduğunu ısrarla vurguladığı görülmektedir.[4]
Görüşmelere 13 Kasım 1922 yerine, İngiltere’de kabinenin değişmesi sebebiyle 20 Kasım 1922’de saat 15.30’da Lausanne’da Casino de Montbenon’da başlanmıştır. Türkiye’den başka İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya ve Yugoslavya (Eski Sırp-Karadağ, Hırvat, Makedon) gibi yedi devlet bütün maddeler üzerinde söz sahibi olarak; Sovyet Rusya ve Bulgaristan da ancak boğazlar üzerindeki maddelerde konuşmak için Lozan Konferansına katıldılar.
Konferansın açılışında İsmet Paşa yaptığı konuşmasında Türk Milleti’nin, hiçbir kurtuluş umudu kalmadığını anlayarak varlığını korumayı ve kendi kaynaklarıyla bağımsızlığını kazanmayı başardığını ifade etmiştir.[5] TBMM Hükumetinin konferansa katılma amaçları: Misak-ı Milli’yi gerçekleştirme, Türkiye’de bir Ermeni devleti’nin kurulmasını engelleme, Kapitülasyonları kaldırma, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları çözme (Doğu Trakya, Ege Adaları, Nüfus değişimi, Savaş tazminatı.), Türkiye ile Avrupa devletleri arasındaki sorunları çözme (Ekonomik, Siyasal, Hukuksal …)dir.[6]
20 Kasım 1922’de Lozan görüşmeleri başladı. Konferansın ilk gününden itibaren uzun tartışmalar yapıldı. Osmanlı borçları, Türk-Yunan sınırı, Boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar üzerinde uzun görüşmeler yapıldı. Ancak kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul’un boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamadı.
Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması ve ciddi görüş ayrılıkları üzerine 4 Şubat 1923’te görüşmelerin kesilmesi savaş ihtimalini yeniden gündeme getirdi. TBMM, her ne kadar savaş için hazırlık yapmış ise de savaşı son çare olarak görüyordu. İtilaf Devletleri’nin ise bu dönemde TBMM ile tekrar savaşa girme ihtimalleri oldukça zayıf idi. Tarafları yeniden barış masasına oturtmak amacı ile arabulucular devreye girdi. Taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile 4 Şubat’ta atılan köprüler yeniden kurulduktan sonra görüşmeler 23 Nisan 1923’te tekrar başladı. 23 Nisan’da başlayan görüşmeler, 24 Temmuz 1923’e kadar devam etti ve bu tarihte Lozan Barış Anlaşması’nın imzalanması ile sonuçlandı.[7]
Boğazlar Meselesi, bir Rus-İngiliz tartışma konusu olarak diğer konulardan farklı bir mahiyet almış ve Lord Curzon, İsmet Paşa ile olduğu kadar Sovyet Rusya Hariciye Komiseri Çiçerin ile de çatışmıştır. Konferansta ilk olarak, Türk görüşünü açıklamaya davet edilen İsmet Paşa, genel bir konuşma yapmış, diğer delegelerin görüşlerini dinlemedikçe teferruatlı görüş açıklaması yapmaktan kaçınmıştır.[8]
Boğazlarla ilgili genel görüşmelerde Lord Curzon, konferansa sunulan en önemli meselelerinden birinin, Boğazlar meselesi olduğunu belirtmiştir. Bu, sadece son zamanlarda savaşa tutuşmuş olan Devletlerle Boğazların yakın komşuları olan bütün dünyayı ilgilendirmekteydi. Uluslar arası bu büyük yol, son yüzyıl içinde yapılmış çeşitli anlaşmalara konu olmuştur.
Ancak Çanakkale ve Karadeniz boğazları, Türk devletinin egemenliği altındaki topraklarda bulunduğu için, Türkiye’nin bu sorunla çok ilgili bulunduğu, bu konunun Türkiye için özel bir önemi olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır. Bu yüzden, TBMM Temsilci Heyeti, genel barışı sağlam bir temele oturtabilmek için, bu soruna söz konusu bütün meşru çıkarları uzlaştırabilecek bir çözüm bulunmasını dilemektedir. Bu konuda Türk Hükumetinin görüşü, dört yıl önce Misak-ı Milli’de de belirtildiği üzere şöyledir:
Halifeliğin bulunduğu yer, Sultanlığın başkenti ve Osmanlı Hükumetinin merkezi olan İstanbul şehriyle Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü saldırıdan korunmuş olmalıdır. Bu ilke saklı kalmak şartıyla Akdeniz(Çanakkale) ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaretine ve uluslar arası ulaşıma açık tutulmasına ilişkin olarak bizimle bütün öteki Devletlerin oy birliği ile verecekleri karar geçerli olacaktır.[9]
Lozan’da Boğazlarla ilgili olarak üç farklı görüş çarpışmıştır. Birbirinden ayrı bu tezler şöyledir:
1-Müttefiklerin Görüşü: Boğazların hem ticaret hem de harp gemileri için mutlak olarak açık olması; bu açıklığın teminatı olarak boğazın iki tarafının askersizleştirilmesi; milletlerarası bir idarenin bu işi idare ve kontrol etmesi.
2-Rusya’nın Görüşü: Boğazların sadece gemilerine açık olması, bütün harp gemilerine kapalı tutulması; Türkiye’nin boğazları tahkim etmesi.
3- Türk Görüşü: misak-ı Milli’nin dördüncü maddesine uygun olarak, İstanbul ve Marmara’nın emniyeti şartı ile Boğazlardan geçiş serbestîsi.
İsmet Paşa, 8 Aralık 1922 günkü oturumda beklenen görüşünü açıkladı. Yaptığı konuşmada, beş asırdan beri Boğazların sahibi olan Türklerin, hiçbir zaman, dostlarını veya düşmanlarını, Boğazların şu veya bu suretle müdafaasına yöneltilebilecek tenkitlerin, ancak devletlerce konmuş olan kaidelere yöneltilebileceğini, yani bu kaidelerin Türkler tarafından tatbikine karşı ileri sürülemeyeceğini söylemiştir. İsmet Paşa, Boğazlara tatbik edilmesini istediği usulü 3 esasta toplamıştır.
1-İstanbul ve Marmara’nın emniyeti için, denizden ve karadan gelecek baskınlara karşı teminat verilmesi.
2-Harp gemilerinin, Boğazlarda ve Karadeniz’de bir tehlike yaratmamaları için tahdit edilmeleri.
3-Harp ve sulh zamanlarında ticaret gemilerinin serbest geçişi.
Boğazlarla ilgili olarak 6 Aralık 1922 tarihli oturuma ABD, İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya, Japonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı, Bulgaristan, Rusya, Ukrayna, Gürcistan ile Türkiye katılmıştır.[10]
Lord Curzon yaptığı konuşmada Müttefiklerin tekliflerini, ana çizgileriyle ve iki bölüme ayırarak ifade etmiştir:
1-Ticaret gemileriyle savaş gemilerinin Boğazlardan geçişinin düzenlenmesi.
Ticaret gemileri bakımından, Türkiye tarafsız kaldığı sürece, bayrak ve yük ne olursa olsun, hiçbir işleme, hiçbir resim ya da harca bağlı bulunmaksızın, hem barış hem de savaş zamanında tam bir geçiş serbestliği olacaktır. Savaş zamanında, Türkiye savaşa katılırsa-savaş kaçağı eşya, asker ya da düşman uyruğu sivil yolcular taşıyarak Türkiye’nin düşmanlarına herhangi bir yardımda bulunmamak şartıyla- tarafsız gemiler için tam geçiş serbestliği bulunacaktır.
Düşman gemilerinin Boğazları kullanmalarını önlemek üzere Türkiye’nin alacağı tedbirler, tarafsız gemilerin serbestçe geçmesini aksatacak nitelikte olamayacaktır.[11]
Savaş gemileri bakımından, barış zamanında bir Türk limanında herhangi bir Devletin savaş gemilerinin sayısını ve kalış sürelerini kısıtlama dışında, hiçbir formalite olmaksızın ve herhangi bir haraç ya da resim alınmaksızın bayrağı ne olursa olsun, bütün gemiler için tam geçiş serbestliği olacaktır. İmzacı Devletler, Boğazların sularıyla Marmara Denizi’nde elçilik gemileri bulundurmalarına ilişkin olarak savaştan önce yararlandıkları haktan eskiden yürürlükte olan şartlar içinde gene yararlanacaklardır.
Savaş zamanında Türkiye tarafsız kaldığı sürece savaş gemileri için barış zamanındaki gibi tam bir geçiş serbestliği olacaktır.
Savaş zamanında Türkiye savaşa katılırsa, yalnız tarafsız savaş gemileri için tam bir geçiş serbestliği olacaktır.[12]
Lozan’ın en çok tartışılan konularından biri olan Boğazlar sorunu aşağıdaki şekilde çözümlenmiştir:
1-Boğazların idaresi, başkanlığı bir Türk’ün yapacağı uluslararası bir komisyona bırakılmıştır
2-Boğazların her iki yakasında 20’şer km’lik askerden arındırılmış bir bölge oluşturulmuştur.
3-Oluşturulan askersiz bölgeye olağanüstü bir durum yaşandığında Türkiye’nin asker sokabileceği kararlaştırılmıştır.
4-Boğazlardan ticaret gemilerinin serbestçe geçmesine karar verilmiştir. Savaş gemilerine ise tonaj sınırlaması getirilmiştir.
5-İstanbul’daki işgal güçlerinin şehri bir buçuk ay içerisinde boşaltmaları kararlaştırılmıştır.
Önemi: Boğazlar komisyonunun kaldırılmaması Türkiye’nin bağımsızlık ve hâkimiyetini sınırlandırmıştır. Boğazların bütün milletlere açıklığı kabul edilmiştir.[13]
Kurtuluş Savaşı sonrası imzalanan Lozan Barış Antlaşmasına göre İstanbul ve Çanakkale Boğazları’ndan geçişi denetlemek amacıyla kurulan uluslararası komisyondur. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’na göre, büyük devletlerin ve Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin temsilcilerinden oluşan komisyonun başkanlığını bir Türk temsilcisinin yapması kararlaştırıldı. Karada herhangi bir yetkiye sahip olmayan komisyona, Boğazlardan geçen savaş gemilerinin ve Boğazlar üzerindeki hava sahasını kullanan askeri uçakların geçişiyle ilgili olarak, kuralların uygulanıp uygulanmadığını denetleme görevi verildi. Ayrıca Milletler Cemiyeti’nin koruması altındaki komisyonun, faaliyetleriyle ilgili olarak her yıl rapor sunması karar alındı. 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi sonrası Boğazlar Komisyonu’nun görevi sona erdi.[14]
Lozan Konferansı’nda imzalanan Boğazlar Sözleşmesi’ne göre, “Boğazların geçiş serbest olacak Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının her iki kıyısıyla Marmara Denizi’ndeki adalar askerden arındırılacaktı. Boğazların 20 km’lik çevresi askersiz hale getirilecekti. Bu bölgenin kontrolü ve güvenliği de Milletler Cemiyeti’nin garantisi altında olacaktı.”[15]
Hava teknolojisinin gelişmediği dönemler de denizleri birbirine bağlayan ince su yolları dünyanın en duyarlı bölgeleri olmuştur. Gerek ticaret gerekse askeri bakımdan su yolları son derece önemli ve stratejik noktalardır.
1933’ten sonra İtalya, Almanya ve Rusya silahlanmaya başladı. Ayrıca İtalya Habeşistan’a, Japonya Mançurya’ya saldırırken Almanya da askersiz bölge ilan edilen Ren bölgesine girdi. Milletler Cemiyeti barışı tehdit eden bu gelişmeleri önleyemedi. Bu gelişmeler üzerine kendi güvenliğini garanti altına almak isteyen Türkiye, 10 Nisan 1936’da Boğazlar üzerindeki sınırlamaları kaldırmak amacıyla Lozan Antlaşmasını imzalayan devletlere bir nota gönderdi. Türkiye bu notada savunmasının ve egemenlik haklarının korunması için Boğazlarla ilgili hükümlerin düzeltilmesini istedi. Türkiye’nin bu isteği ilgili devletler tarafından makul karşılandı.[16]
İsviçre’nin Montrö şehrinde bir konferans toplandı. Bu konferansa Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Yunanistan ve Yugoslavya iştirak etti. Konferans sonunda Montrö Boğazlar Sözleşmesi 20 Ekim 1936 imzalandı. İtalya’da iki yıl sonra bu sözleşmeyi tanıdı.[17] Montrö Sözleşmesinin imzalanması, TBMM’nde büyük bir memnuniyet yaratmış, diplomasi alanında kazanılmış büyük bir zafer olarak kabul edilmiştir.
Montrö Sözleşmesi ile; Boğazlar Komisyonu kaldırılmıştır. Askerden arındırılması ile ilgili tedbirlerde kaldırılarak, askeri hale gelebileceği hükme bağlanmıştır. Böylece, boğazların emniyeti Türkiye’ye bırakılarak, bölge üzerinde hâkimiyetini koruması sağlanmıştır. Boğazlar üzerindeki egemenlik kısıtlamalarının kalkması sonucunda, Türkiye Boğazların silahlandırılması ihalesini İngiltere’ye verdi. Hatta bu yaklaşım sonucu yine 1936’da Karabük demir-çelik fabrikalarının kurulmasını- Alman Krups Çelik Endüstrisinin daha düşük fiyat önermesine rağmen- bir İngiliz firmasına ihale etmiştir. Bundaki amaç Almanya’nın Türkiye üzerindeki iktisadi nüfuzunu kırmak maksadıyla İngiltere’ye yaklaşmasıdır.[18]
Ayrıca Boğazlardan geçiş ve seferler, Türkiye’nin Karadeniz’e sahili olan devletlerin, güvenliği sağlanacak şekilde düzenlenmiştir. Ticaret gemileri için tam geçiş serbestliği tanınmıştır. Savaş gemileri için ise; herhangi bir savaş halinde Türkiye savaş halinde değil ise, savaşan devletlerin savaş gemileri Boğazlardan geçmeyecekti. Türkiye savaşın içinde ise veya kendisini savaş tehlikesi karşısında görür ise, geçiş kararı kendisine bırakılıyordu.
Karadeniz’e sahili olmayan devletlerin, Karadeniz’e geçebilecek savaş gemileri cinsi, büyüklüğü ve tonajı sınırlandırılmıştır. Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi için de oldukça geniş serbestlik tanınmıştır.[19]
Sözleşmenin süresi 20 yılla sınırlandırılmakla beraber birlikte taraf devletlerden hiçbirisi süre sonunda sözleşmenin feshi yönünde bir talepte bulunmadıklarından, sözleşme hala yürürlüktedir.
Türkiye’nin Montrö Sözleşmesi’yle Boğazlar üzerinde hâkimiyetini tesis etmesi, milletler arası münasebetlerde prestijini artırmıştır. Sözleşme Türk- İngiliz ve Türk-Sovyet münasebetlerinde bir dönüm noktasıdır. Sözleşmeyle oluşan Türk-İngiliz yakınlaşması Sovyetleri rahatsız etmiş ve Türk-Sovyet münasebetlerinde soğukluk meydana gelmiştir.[20]
Montrö görüşmeleri sırasında bir ara Sovyet Dış İşleri Bakanı Litvinof, Boğazların birlikte savunulması konusunda Türk Dış İlişkileri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın ağzını aramışsa da Türk Hükumeti’nin buna yanaşmayacağını anlayınca ısrar etmemiştir. Daha sonraki dönemlerde de Sovyetler bu isteklerinden vazgeçmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin güçlü olduğu sırada yaptığı bu girişim, Amerika Birleşik Devletleri’ni harekete geçirmiş, 1947 Truman Doktrini’nin ortaya çıkmasının nedenlerinden biri olmuştur. Ayrıca Türkiye’nin NATO’ya girmesini kolaylaştırmıştır.[21]
Sonuç olarak Montrö Sözleşmesi’ne göre;
1-Lozan Antlaşması’nda kurulmuş olan Boğazlar Komisyonu kaldırılarak bütün yetkileri Türk devletine geçti.
2-Lozan Antlaşması ile Boğazların iki yanında askersiz duruma getirilen yerlerde, Türkiye asker bulundurabilecek ve tahkimat yapabilecekti.
3-Ticaret gemilerinin her iki yönde Boğazlardan geçişi serbest olacaktı.
4-Savaş gemilerinin geçişi ise zaman ve ağırlık bakımından sınırlandırılacaktı.
5-Türkiye savaşa girer veya bir savaş tehlikesi ile karşılaşırsa Boğazları istediği gibi açıp kapatabilecekti.[22]
3-Boğazlarda asker bulundurulması ile Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de önemi arttı ve milletler arası dengede önem kazandı.
4-Sovyetler Birliği, Karadeniz yönünden gelebilecek tehditlere karşı güvenliğini sağlamış oldu. Bu durum Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki ilişkilerin gelişmesini sağlamıştır.[23]
*Yard.Doç.Dr.Davut KILIÇ *Fırat Üni.İlahiyat Fak.Öğretim Üyesi
Osmanlı Devleti topyekün bir savaşa hazırlanırken Rus Çarının desteğiyle hareket eden Komitacı Ermeniler Büyük Ermenistan'ı kurma hayaliyle, bütün güçlerini Rusya'nın emrine vermişlerdi. Bunların bir kısmı Rus ordularının önünde, bir kısmı da cephe gerisinde sivil, asker demeden Doğu Anadolu'da herkese saldırıyordu. Osmanlı Hükümeti, Komitacı Ermenilerin saldırılarına karşı yaklaşık dokuz ay boyunca, bir takım tedbirler alarak olayların önüne geçmeyi denedi. Sonuç alamayınca Ermeni toplumunu Patrik nezdinde uyardı. Ancak, bundan da bir sonuç çıkmayınca özel tedbirler almak zorunda kaldı.
Sevk kararının ilk işareti sayılan 2 Mayıs 1915 tarihli Başkumandan Vekili Enver Paşadan, Dahiliye Nazırı Talat Paşaya yazılan yazıda, özetle Enver Paşa; Ermenilerin isyan çıkarmayacak şekilde dağıtılmaları gerektiğini, isyancı Ermenilerin, küçük guruplar halinde çeşitli yerleşim yerlerine dağıtılacak olursa, isyan etme imkanlarının kalmayacağını belirtmektedir. Nitekim uygulama da bu yönde olmuştur.
29 Ağustos 1915 tarihli Dahiliye Nezaretinden Bursa, Ankara, Konya, İzmit, Adana, Maraş, Halep, Zor, Sivas, Kütahya, Karesi, Niğde, Elazığ, Diyarbakır, Balıkesir, Erzurum ve Kayseri'ye gönderilen telgrafta, Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılarak tayin edilen bölgelere yerleştirilmelerinin sebebini şöyle açıklamaktadır: bu unsurun (Ermeni Komitecilerin) hükümet aleyhine teşebbüs ve faaliyette bulunmamaları ve bir Ermenistan hükümeti kurmaları yönündeki faaliyetlerini önlemek olduğu, bu kimselerin imhası söz konusu olmadığı gibi sevkiyat esnasında kafilelere, taarruz ve gasp edenlerin bunlara ön ayak olanlara görevlerinden el çektirerek divan-ı harbe teslimi ve isimlerinin Dahiliye Nezaretine bildirilmesi ve bu olaylara tekrarında vilayet veya liva'nın mesul tutulacağı açık bir şekilde beyan olunmuştur.
Aynı belgede Osmanlı hükümeti, anarşi ve teröre karışmamış şevke tâbi olmayan Ermenilerin yerlerinden çıkarılmamaları, asker aileleriyle birlikte sanatkar, Protestan ve Katolik Ermenilerin sevk olunmaması gerektiğini de vurgulamıştır. Bunlan altı başlık altında toplamak mümkündür.
Çeşitli Vilayetlerde Tehcire Tabi Tutulmayan Ermeniler
Bugün Ermeni sevk ve iskânı denildiğinde hiçbir fark gözetmeden bütün Ermenilerin böyle bir muameleye tâbi tutulduğu iddia edilmektedir. Halbuki tehcir kararının uygulanması çok sınırlı olmuş, anarşi ve teröre bulaşmamış, belirli özelliklere sahip olanlar istisna tutulmuştur. Başka bir ifadeyle sırf Ermeni olduğu için insanların sevk edildiği düşüncesi yanlıştır.
Nitekim 17 Ağustos 1915 tarihli Dahiliye Nezaretinden Antalya Mutasarrıflığına çekilen telgrafta, nüfuslarının azlığı sebebiyle Antalya'daki Ermenilerin şimdilik ihracına lüzum görülmediği ifade edilmektedir. Yine, Urfa'dan dışarı Ermeni sevkıyatının yapılmadığı, yalnız merkeze bağlı yerlerden birkaç hanenin sevk edildiğine dair, bilgiler mevcuttur. Ayrıca 23 Ekim 1915 tarihli Dahilive Nezaretinden Kastamonu vilayetine yazılan telgrafta, Kastamonu vilayetindeki Ermenilerin ihracına lüzum olmadığı belirtilmiştir.
13 Mart 1916 tarihli Dahiliye Nezaretinden Karesi Mutasarrıflığına gönderilen yazıda, Karesi'den sevk edilen yirmi yedi Ermeni ailenin sevk edilme sebebinin bildirilmesine ve bunların derhal yerlerine iade edilmesine, ancak komitelerle münasebet ve alakası olan ihanetleri belli Ermenilerin sevk edilmelerinin gerektiği bildirilmiştir. Ayrıca 30 Nisan 1916 tarihli Dahiliye Nezaretinden Karahisar-ı Sahib (Balıkesir) mutasarrıflığına gönderilen telgrafta, Balıkesir Ermenilerinin liva dahilinde münasip köylere dağıtılmaları istenmiştir. Bu dönemde Doğu Anadolu bölgesinin dışında kalan şehirlerdeki teröre bulaşmamış Ermenilerin bir tehlike, olarak görülmediği belgelerden açıkça anlaşılmaktadır.
Arşiv belgelerinin yanı sıra Gazeteci Ahmet Emin Yalman'ın hatıralarında, tehcir zamanında sevk yeri olarak Kütahya'ya gittiğini orada Mutasarrıf olan, Faik Ali Bey'in tehcir emrini kağıt üzerinde bıraktığını ve Kütahya Ermenilerinin tam bir huzur içinde yaşamaya devam ettiklerini Dabağyan nakleder. Ayrıca bu dönemde İstanbul Ermenileri ile Kütahya sancağı ve Aydın vilâyetindeki Ermenilerin de göç ettirilmediği bilinmektedir.
Katolik ve Protestan Ermeniler
17 Haziran 1915 tarihli Dahiliye Nezaretinden Erzurum Vilayetine gönderilen telgrafta, Ermeni Katolik misyonerlerle sörlerin şimdilik sevk edilmemeleri istenmektedir. Bundan 48 gün sonra 4 Ağustos 1915 tarihli Dahiliye Nezaretinden Erzurum, Adana, Ankara, Bitlis, Halep, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Elazığ, Van vilayetleriyle Urfa, Canik, Maraş mutasarrıflıklarına gönderilen yazıda da, adı geçen 13 Vilayet ve Mutasarrıflıkta kalan Katolik Ermenilerin sevk edilmeyerek nüfuslarının bildirilmesi istenmiştir.
Katolik Ermenilerin şevkinin durdurulmasından 11 gün sonra, Protestan Ermenilerin de sevk edilmemeleri yönünde bir hüküm çıkarılmıştır. 15 Ağustos 1915 tarihli bu hükümde, Dahiliye Nezaretinden Erzurum, Adana, Ankara, Bitlis, Halep, Hüdavendigar, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Konya, Elazığ ve Van vilayetleriyle Urfa, İzmit, Canik, Karesi, Karahisar-ı Sahib livaları, Maraş, Niğde, Eskişehir, mutasarrıflıklarını kapsayan yazıda, Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerden sevk olunmayanların şevkinden sarf-ı nazar olunması ve vilayet dahilindeki nüfusları, ile bu nüfustan kalan ve sevk olunanların miktarının bildirilmesi istenmiştir. Buna cevap olarak Kayseri'den 18 Eylül 1915 tarihli Dahiliye Nezaretine gönderilen yazıda, şevke tâbi tutulan Ermenilerin dışında 4.911 asker ailesi ve Protestan ile Katoliklerden oluşan bir gurubun kaldığı belirtilmektedir. Yine Niğde vilayetinden Dahiliye Nezaretine gönderilen 18 Eylül 1915 tarihli belgede de, liva dahilinde Katolik ve Protestan Ermenilerden 221 nüfus kaldığı bildirilmektedir. Dahiliye Nezaretinden Konya vilayetine gönderilen 4 Kasım 1915 tarihli telgrafta, Konya'da bulunan 2.000 Ermeni'nin şimdilik sevk olunmayarak muhafazada bulundurulması, asker aileleriyle Katolik ve Protestan olanların da vilayet dahilinde uygun mevkilerde iskan edilmeleri istenmektedir. Yine aynı vilayete gönderilen 10 Temmuz 1916 tarihli yazıda zararlı ve çeteci Ermenilerin Zor'a sevk edilmeleri istenirken, Protestan ve Katoliklerin bundan istisna tutulması istenmiştir.
Bu arada, Dördüncü Ordu Kumandanı Cemal Paşaya gönderilen 26 Nisan 1916 tarihli belgenin içeriğinde ise Maraş'da sevk olunmamış 3.845 erkek 5.000 küsur kız ve kadın bulunduğu, bunların 3.500 kadarının Gregoryen, diğerlerinin Katolik ve Protestan olduğu bildirilmektedir. Buna göre Maraş'da Gregoryen Ermenilerin dışında yaklaşık 5.345 Katolik ve Protestan Ermeni'nin yerinde kaldığı anlaşılmaktadır.
Devlet Kademelerinde Görev Yapan Ermeniler
Osmanlı Devletinin çeşitli kademelerinde görevli komitacılarla iş birliği yapmayan, devletine bağlı memurlar da tehcirden istisna edilmişlerdir. Dahiliye Nezaretinden 12 Vilayet, 9 Mutasarrıflığa gönderilen 15 Ağustos 1915 tarihli yazıda, Ermeni mebus ve ailelerinin ihraç edilmemeleri istenmiştir. Yine aynı tarihli başka bir belgede ise asker, zabit ve sıhhiye zabitlerinin ailesinden olan Ermenilerin sevk edilmeyerek yerlerinde bırakılması belirtilmiştir.
Dahiliye Nezaretinden çeşitli vilayet ve mutasarrıflıklara gönderilen 17 Ağustos 1915 tarihli yazıda, Ellerinde belgeleri bulunan şimendifer memurları, ameleler ve müstahdemlerin aileleriyle birlikte şimdilik sevklerinden vazgeçilmesi ve bunların miktarının bildirilmesi istenmiştir. Bu arada 28 Haziran 1915 tarihli Dahiliye Nezaretinden Trabzon Vilayetine gönderilen yazıda ise Düyun-ı Umumiyedeki Ermeni memurların yerlerinde kalmaları emredilmektedir. Çeşitli Valilik ve Mutasarrıflıklara gönderilen başka bir belgede de, tahliye edilen yerlerdeki Düyun-ı Umumiye ve Reji idaresinde sevkten istisna edilen Ermeni memurlarla yeniden tayin edilen Ermenilerin isimlerinin, tayin tarihlerinin ve nereli olduklarının bildirilmesi istenmiştir
Ticaret ve Benzeri İşlerle Uğraşan Ermeniler
Ticaretle uğraşan Ermenilerin arasında da Osmanlı hükümeti aynı hassasiyeti göstererek komitacılarla ilgisi olmayan tüccarları şevke dahil etmemiştir. Dahiliye Nezaretinden Maraş Mutasarnflığına gönderilen 8 Haziran 1915 tarihli telgrafta, göç ettirilen yerlerde, ticaret ve sair suretle ikamet eden Ermenilerin yerlerinde bırakılmaları istenmektedir. Dahiliye Nezaretinden Trabzon, Sivas, Diyarbakır, Elazığ valiliklerine ve Canik mutasarrıflığına gönderilen 4 Temmuz 1915 tarihli başka bir belgede ise Hükümetçe muzır tanınmış Ermenilerin, aileleriyle birlikte uzaklaştırılması ve kendi işleriyle meşgul tüccar ve esnafın yerlerinin değiştirilerek alıkonulması belirtilmiştir.
Bazı Özel Şahısların Sevk Edilmemelerine Dair Yollanan Emirler
Dahiliye Nezaretinden, Bursa vilayetine gönderilen 15 Ağustos 1915 tarihli telgrafta, İstanbul Bulgar Hastanesi doktorlarından Nikolo'nun kayınpederi Ermeni milletinden fotoğrafçı Papazyanın ikinci bir emre kadar sevkinin ertelenmesi belirtilmektedir. Yine 27 Ekim 1915 tarihli bir yazıda, Tekfurdağlı sabık mebus Agop Boyacıyan Efendinin yeğeni Tekfurdağlı Bogos'un Konya'da kalması istenmektedir. Dahiliye Nezaretinden Halep vilayetine gönderilen 23 Ekim 1915 tarihli belgede de, Adana Osmanlı Bankası memurlarından Halep'te bulunan Edvar Simkiyan, Manok Sarrafyan ve Agop Gagayan ile Tarsus şubesi memurlarından Serkis Kişiyan'ın Halep şubesinde çalışabilecekleri bildirilmiştir. Ayrıca 15 Mart 1916 tarihli Dahiliye Nezaretinden bazı vilayet ve mutasarrıflıklara gönderilen telgrafta, bundan böyle idari ve askeri maslahat gereği ne sebeple olursa olsun hiçbir Ermeni'nin sevk edilmemesi istenerek sevk ve iskânın durdurulduğu belirtilmiştir.
9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihine kadar Anadolu'nun muhtelif bölgelerinde yerlerinde bırakılan Ermenilerle ilgili olarak Osmanlı Arşivi tasniflerindeki belgelerden Yusuf Halaçoğlu'nun derlediği bilgilere göre; Adana: 16.000 civarı, Ankara: 733, Karahisarı Sahip: 2.222, Kayseri: 4.911, Elazığ: 4.000, Maraş: 8.845, Sivas: 6.055 olmak üzere toplam 42.766 Ermeni yerlerinde kalmıştır. Bunların dışında yukarıda ifade ettiğimiz belgelerden anlaşılacağı üzere; Karesi Mutasarrıflığı, Kastamonu, Balıkesir, Antalya, İstanbul, Urfa, Kütahya, Aydın vilayetlerindeki Ermeniler de sevk edilmemiştir.
Katolik ve Protestan Ermenilerin ilk anda tehcire tâbi oldukları, Alman ve Amerikan büyükelçiliklerinin baskılar neticesinde Katolik ve Protestan Ermenilerin sevkinin durdurulduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Bunun haricinde Gregoryen Ermenilerin tamamı da sürülmemiştir. Meclis-i Vükela'nın çıkarmış olduğu sevk ve iskân kararına bakıldığında sevk ve iskân edilecek Ermeniler "düşmanla işbirliği yapan, masum halkı katleden ve isyan çıkaran Ermeniler şeklinde tarif edilmektedir." Başka bir belgede ise Ermenilerin hükümet aleyhinde çalışmalarına engel olunmak için sevk edildikleri, bir Ermenistan hükümeti kurmaları yönündeki faaliyetlerini önlemek olduğu, belirlenenler dışındakilerinin sevk edilmemeleri, istenmektedir. Yine bir belgede, Hükümet Ermenilerin bulundukları yerden alınarak fesat çıkarmasına imkan bulamayacakları yerlere yerleştirilmelerini ve sevk işleminin sadece bozguncu ve isyancı Ermenilere uygulanmasını istemektedir. Osmanlı Devletinden Valiliklere ve Mutasarrıflıklara gönderilen telgrafların genelinde bu ifadeler özellikle vurgulanmıştır. Bu da Gregoryen Ermeniler içerisinde de masum olanların kaldığını göstermektedir. Yukarıda incelenen belgelerden ve verilen rakamlardan da bu sonuç çıkmaktadır.
2 Mayıs 1916 tarihli Dahiliye Nezaretinden Halep vilayetine gönderilen şifre telgrafta, Halep'te bulunan Maraş Katoliklerinin sevk olunmamaları kararlaştırılmıştı. Bunların sevklerine başlandığı haber veriliyor. Niçin sevk edildiklerinin bildirilmesiyle beraber sevk olunanların da geriye getirilmeleri istenmiştir. Bundan 11 gün sonra 13 Mayıs 1916 tarihli Dahiliye Nezaretinden Halep vilayetine ve Dördüncü Ordu Kumandanı Cemal Paşaya gönderilen telgrafta, Halep'teki Katolik ve Protestanların dışındaki yabancı Ermenilerin başka yerlere şevklerine ve çete teşkilatıyla ilgisi olanların bilgisine müracaat etmek için tevkifine dair telgraf, bu olayların hiçte böyle gelişmediğini göstermektedir. Ayrıca Osmanlı Hükümeti, Halep sevkiyatı sırasında devlet hizmetinde bulunan ve devlete karşı kötü niyet beslemeyenlerin daha iyi şartlara sahip olmaları maksadıyla başka yerlere iskan edilmelerini istemiştir. Osmanlı sınırları içerisinde yukarıda saydığımız özelliklere haiz olan Ermenilerin, çoğunlukla bulunduğu bölgelerde kalmaları sağlanmış veya belirli bölgelere toplanarak güvenlikleri temin edildikten sonra hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Yanlışlıkla şevke tâbi tutulan Katolik ve Protestan Ermeniler ise araştırılarak o sırada bulundukları şehirlere yerleştirilmişlerdir. Ancak konunun başından bu yana ifade ettiğimiz gibi zararlı faaliyetlere karışan Katolik ve Protestan Ermeniler yeni iskan sahalarına sevk edilmişlerdir.
J. McCarthy'nin yaptığı hesaplamalara göre; 1922 yılında savaşın sona ermesinin hemen ardından Türkiye Cumhuriyetinde yaklaşık 140.000 Ermeni kalmış bulunuyordu. 1927 Türkiye nüfus sayımı yazımlarına göre 77.433 Gregoryen, 6.658 Protestan, 34.000 Katolik'tir. Yine McCarthy'nin ifadesine göre, bu nüfus sayımı Ermeni Protestan Kilisesinin yaptığı hesaplamalara da uygundur.
Sonuç olarak, Ermeni asıllı Türk vatandaşı Dabağyan'ın ifadesiyle; "Bu karmaşık mücadeleden Ermeniler pek zararlı çıkmışlar ise hesabını kaderlerini teslim etmiş oldukları Hınçak ve Taşnak gibi maceracı Komitelerden ve tam bir basiretsizlik içinde, gözü kapalı bağlandıkları o Hristiyan devletlerinden sormalıdır. Ne var ki, öyle yapmamış tam aksi, uşaklıklarını devam ettirmiş ve de ettirmektedirler ...Sevk hareketi Kafkas Ermenilerinden kurulu çetelerin Anadolu'da icra ettikleri dehşet verici katliamların tezahüründen kaynaklanmış pek uğursuz bir vakadır.
Türkiye ve Ermenistan arasındaki uzlaşma girişimlerinde Ermenistan’da en fazla itiraz çeken nokta, Başkan Sarkisyan’ın 1915 olaylarının incelenmesi için bir tarihçiler ortak komisyonu kurulmasına karşı olmadığı hakkındaki sözleri olmaya devam ediyor. Ermenistan’da Taşnak Partisi’nin en yetkili kişisi olan Kiro Manoyan Ermeni “soykırımının” gerçekliğini sorgulayacağı için böyle bir komisyona itiraz ederken, aynı zamanda Ermeni “soykırımının” tanınmasının ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki diğer önemli sorunların tarihi değil siyasi sorunlar olduğunu belirtmek suretiyle, Ermenilerin tazminat ve toprak taleplerine dolaylı bir şekilde gönderme yapıyor. Ermenistan dışında Taşnak Partisi’nin Batı Avrupa için Merkez Komitesi de “soykırımın” tarihi gerçekliğinin kanıtlanmaya ihtiyacı bulunmadığını, bu konuda hiçbir taviz verilmeyeceğini, Türkiye dâhil Ermeni “soykırımının” uluslararası alanda tanınmasının Ermeni halkı ve devletinin güvenliği ve geleceği için elzem olduğu belirtilerek, Ermenistan ve Diasporanın “soykırım” konusundaki ortak tutumunun açık, kesin ve müzakere edilemez olması gerektiği belirtiliyor.
Ermenistan’da önemli bir kuruluş olan Soykırım Anıtı ve Müzesi’nin direktörü Hayk Demoyan ise tarihçiler ortak komisyonu kurulduğu takdirde bu gruba katılacak olan Türk tarihçilerinin “soykırım” olduğuna inanalar ve inanmayanlar arasından seçilmesi gerektiğini ifadeyle daha şimdiden Türkiye’nin işine karışmaya çalışıyor.
Kısaca 1915 olaylarını incelemek üzere bir tarihçiler ortak komisyonu kurulması olasılığının Ermenistan’da milliyetçi çevrelerde ciddi endişe yarattığı görülüyor. Buna karşın, aksini savunan, diğer bir deyimle böyle bir komisyonun yararlı olabileceğini belirten bir görüş, şu ana kadar belirtilmemiş bulunuyor.
Diğer yandan bir tarihçiler komisyonu kurulması fikri uluslararası alanda git gide taraftar toplamaya devam ediyor. Son olarak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Parlamenter Asamblesi, Astana’da yaptığı ve 3 Temmuz’da sona eren toplantısında kabul ettiği deklarasyonda, üye ülkeler tarihin tartışmalı dönemlerine objektif ve bilimsel ışık tutabilmek amacıyla, o ülkeler tarafından tarih ortak komisyonları kurulmasının teşvik edildiği bildiriliyor. Böylelikle Türkiye’nin 2005 yılında Ermenistan’a yaptığı tarihçiler ortak komisyonu önerisi açıkça desteklenmiş oluyor.
Bu deklarasyon, aynı zamanda, üye devletlerin arşivlerini tüm araştırmacılara ve diğer ilgili kişilere tam olarak açması çağrısında bulunuyor. Türkiye’nin arşivleri açık. Ermenistan arşivlerin de açık olduğu söyleniyorsa da bazı kişilerin bazı arşivlerden uzak tutulduğunu gösteren olaylar var. Boston’daki Taşnak arşivlerinin ise, esas itibariyle, kapalı olduğu biliniyor.
AGİT’in yukarıda değindiğimiz deklarasyonuna, Ermenistan hariç, diğer ülkeler olumlu oy verdiler. Bu durumda benzer bir metnin Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi ve NATO Asamblesi tarafından da kabul edilmesi zor değildir. Hatta, uygun bir gündem maddesi altında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da arşivlerin açık olması yanında tartışmalı olaylar için tarihçiler ortak komisyonu kurulması fikirlerini içeren bir kararı kolaylıkla alabilir.
Ermeni milliyetçi çevrelerinin bu fikirlere karşı olmaya devam etmesi esasen Güney Kafkas ülkeleri arasındaki işbirliğinin dışında kalmış olan Ermenistan’ı bu kez tarihi araştırmalar konusunda genel olarak kabul edilen normları da reddeder duruma düşürebilir; bu da zamanla, halen üzerinde çok durulan “soykırım” gerçekliği iddiaları için sonun başlangıcı olabilir.