Türk nedir? (Atatürk'ün verdiği cevap)
7/2/2008 · Kategori: HIKAYE
|
|
Osmanlı ordusu Mısır seferine giderken haliyle bağlık - bahçelik yerlerden geçiliyordu. Salkım üzümler, olgunlaşmış elmalar, armutlar ve daha türlü türlü meyvalar vardı.
Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman, Yavuz Sultan Selim,'in içine bir şüphe düştü:
- "Acaba askerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparmış olabilir mi?" diye düşünüyordu. Hemen Yeniçeri Ağası'nı çağırdı ve durumun araştırılmasını emretti.
Heybeler - torbalar araştırıldı, iyice soruldu ama, asker üzerinde hiç bir iz bulunamadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu söylediğinde Padişah rahatlamıştı. El açıp dua etti:
"Ey Allah'ım!.. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana şükürler olsun."
Sonra Yeniçeri Ağası'na dönüp şunları söyledi:
"Eğer askerlerim içinde bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü hay ağa, haram yiten bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!.."
Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü'nden geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünya- da hiç bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü.
Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim'in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama, kimse sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi. Padişah O'na şunları söylemişti:
"İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz Hasan Can?"
Mısır'ın fethinden sonra esir Memluk kumandanlarından Kayıtbay Yavuz Sultan Selim'in huzuruna getirilmişti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:
"- Söyle bakalım Kayıtbay, cesaret ve kahramanlığın ne işe yaradı?"
"- Cesaret ve kahramanlığım hâlâ var ey Sultan! Yalnız, bize ne yaptıysa ordunuzdaki toplar yaptı!"
"- Anlamadım!.."
"- Berberilerden biri, Venedik'ten top getirerek bize satmak istemişti de, Peygamberimizin, "ok ve kılıç kullanın" şeklindeki emrine aykırıdır diye satın almamıştık. O satıcı bize, "Yaşayan görecektir ki, memleketiniz top yüzünden elinizden çıkacaktır" demişti. Meğer doğruyu söylemişmiş!"
"- Din kaidelerine böylesine bağlı idiniz de, Allah'ın, "Düşmanın silahına aynı silahla karşılık veriniz" emrine neden uymadınız? Bilmez misiniz ki, "Ok ve kılıç kullanın" demek "Başka silah kullanmayın" demek değildir. O zaman o silahlar varmış, şimdi de bu silahlar var!"
Kayıtbay başını önüne eğdi ve sustu.
1517 yılında kazanılan Ridaniye zaferinden sonra kutsal topraklarda huzuru sağlayan Yavuz Sultan Selim ordusuyla birlikte İstanbul'a dönüyordu.
Yolculuk sırasında, İbn-i Kemal adıyla tanınan Anadolu Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade'nin atının ayağından sıçrayan çamurlar Padişah'ın kaftanını kirletti.
Kemal Paşazade mahçup oldu, korktu ve ne diyeceğini şaşırdı.
O'nun bu halini gören Padişah tebessümlü bakışlarla süzdükten sonra şöyle teselli etti:
"Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu haliyle sandukamın üzerine konsun!"
Padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi, öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra sandukasının üzerine örtüldü.
İki yıl iki ay süren Mısır seferi sonra ermiş; bugünkü İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Sudan, Cezayir ve Yemen devletlerinin bulunduğu topraklarının tamamı ile Suudi Arabistanla'la Libya'nın bir kısmı Osmanlı hakimiyetine girmiş, halifelik Mısır Abbasilerinden Türklere geçmiş, Türk toprakları iki mislinden daha fazla büyümüştü.
Şimdi, bütün bu işleri başaran kahraman İstanbul'a dönüyordu. Üstelik O, artık yalnızca bir Padişah değil, bütün müslümanların halifesi idi. İstanbul halkı yediden yetmişe yollara dökülmüş düğün - bayram ediyor, Padişahlarını en güzel biçimde karşılamanın hazırlıklarını yapıyordu.
O büyük kahraman durumun farkındaydı ama alkışlardan, tezahürattan sıkılıp utanacağını düşünüyor, İstanbul'a sessiz sedasız girebilmenin yollarını arıyordu.
Nihayet, yanına aldığı birkaç kişi ile birlikte tebdili kıyafet ederek Anadolu yakasından kayığa bindi ve gece vakti Topkapı Sarayı'na giriverdi.
Ertesi gün şaşalı bir tören için yollara dökülenler, Padişah'ın sarayda olduğunu öğrenince hayretler içinde kaldılar ve ne yapacaklarını şaşırdılar.
Kutsal toprakların huzuru kavuşturulması için düzenlenen bu sefer sırasında götürülen para yetmediği için bir bezirgandan borç alınmıştı. Defterdar, bezirgana teşekkür ettikten sonra bir arzusunun olup olmadığını sordu ve şu cevabı aldı:
"- Verdiğim altmış bin altını istemem; hazineye kalsın. Yalnız, bunun yerine oğluma günde iki akçe ile orduda cebecilik verilsin!"
Defterdar bezirganın bu isteğini Padişaha iletince Yavuz Sultan Selim öfkelendi ve şöyle haykırdı:
"- Böyle kanunsuz bir teklif getirdiğin için seni ve o bezirganı katlederdim ama, el - alem, 'Mekke ve Medine fatihi olan Sultan Selim bir bezirganın malına tamah ettiği için bezirganı ve defterdarını öldürttü' derler. Bundan kaçınırım. Tek elden bezieganın parasını verin ve bana bir daha böyle kanuna uymaz işler getirmeyin!"
Bütün bunlardan sonra, "Hey gidi koca Yavuz bey!" demekten kendimizi alamıyor; bir vesileyle yazdığımız sözü tekrar ediyoruz: "Anlayana sivrisinek saz, anlamayana kıssalar da hisseler de az!.."
"Her nefis ölümü tadacaktır" ilahi hükmünce Yavuz Sultan Selim Han'n ölüm anı da gelip çattı. Padişah olalı daha sekiz yıl olmuştu, gençti devleti -milleti ve İslam alemi için büyük idealleri vardı ama, ölüm ferman dinlemiyordu.
Kemak Paşazade çok sevdiği Padişahı için bir mersiye yazmıştı. Bu alim kişi, O'nu ve kısa saltanat dönemine sığdırdığı büyük işleri şöyle tasvir ediyordu:
Yani, Kemal Paşazade Tavuz'u hem asrın (yüzyılın) güneşi olarak görüyor, hem de ikindi vaktinde gölgesi uzun ama ömrü kısa olan ikindi güneşine benzetiyor. Bütün beyler tac ve tahtlarıyla övünürlerken tac ve tahtın Yavuz Sultan Selim'le övündüğünü dile getiriyor.
Ve, Yavuz Sultan Selim'in naaşı, Mısır seferinden dönüşte Kemal Paşazade'nin atının ayağından sıçrayan çamurla leke olan kaftana sarılıp defnedildi.
Caminin kapıları büyük bir gürültüyle kapandığında dizleri üstüne çökmüştü bile. Buzlu camlardan içeri süzülen ay ışığı tanrıya açtığı kollarını aydınlatıyordu bir tek. Gözyaşlarının tuzu göğsündeki yarayı acıtıyordu ama tek hissettiği; mutluluktu. Mutluydu ama umutsuzdu da. Sabah daha güneş doğmadan atmıştı kendini Allah'ın evine. Yalın ayak ve susuzluktan kuruyan dudakları mırıldanarak...
«Affet Allah'ım... affet»
Hala gözleri kubbenin oyuğunda karanlığa bakıyordu. Gözyaşları birikti göz çukurlarında. Başını usulca öne eğdi. Ölüme yürüyen bir kulun bakışlarını gösterdi dört bir yana. Yumruklarını sıktı. Kollarını iki yana açmış bekliyordu ölümü. Ölüm meleğini.
«Gel... Yalvarırım... Sana geldim. İşte uzandım kollarına... Ruhumu götürmene geldim...»
Ay ışığı karanlıkla örtülmeye başladı. Ağır ağır soluyan bir nefes hissetmeye başladı ensesinde. Tedirgin yüreğine içinden haykırıyordu
«Korkmuyorum...»
«Korkuyorsun!!!»
«Korkmuyorum... Günahlarım revan etti yüreğimi Allah'ım. Bir gün yüzü daha görmek hak değil bana.»
Arkasına dönme cesareti yoktu bedeninde. Bir demet ışık süzmesi vardı sanki kubbenin içinde. Mıhladığı gözlerini kırpamıyordu.
«Korkuyorsun. Ey ademoğlu sen eğmezdin başını unuttun mu? İnanmazdın beni ve seni yaratana. Şimdi, ne edersin bu halde?»
«Bir sözüm yok hiçbirine. Ama, dermansız her bir günüme merhamet ey melek.»
Dışarıda hava yazdı ama soğumaya başladı dört duvarın içi. Sonra ıslıkla esmeye başladı rüzgar.
«Ademoğlu bilir misin ölüm diye bildiğiniz, doğmaktır gerçek hayata? Senin canını almak iyiliktir sana.»
«Hayır, merhamet. Yıllar yılı cellatlık ettim tüm kullarına.»
«Ben de bir kulum, unutma!»
«Sen kulluğumun sahibisin yaratandan ötürü. Bir hançer getirdim yeleğimde. Eğer sen almazsan, ben alırım bu canı. Tek dermanım bu kaldı kendime»
«Sen aldığını sanırsın, verirsin bana. Hep istersiniz ekmeden buğdayı, başağı vermesini. Şimdi de günahla kavrulan yüreğinle âhireti mi istersin? Ömründe aldığın canları düşünmedin mi? Kendini ölüm meleği sandın. Cehennem bile soğuk gelir affına»
Gittikçe artan rüzgar sarsıyordu bedenini. Tel tel saçları, kucağına düşmeye başladı.
«Hep bir yolda yürüdüm, nereye varacağımı bilmeden. Firavun oldum düşünmeden ölümü... Kafir... (ağlamaya başlar) Kafir oldum affına sığındım, geldim kapına... Al bu canı at ateşine ama bana bırakma. Kor demirden ceketler giydir, erisin derim çekeyim cezamı.»
Sözünü keser.
«Suss!»
Sessiz bir bekleyiş vardır. Kucağına yığılan saçları yavaşça yükselir önünde. Üç beş metre karşısında bir pencere oluştururlar. Kalbinin sesini kulaklarında duymaya başlarken çığlıklar gelir dört bir yandan. Yüzünü aydınlatan alevlere bakakalır.
«Ne o? Şaşırdın mı ademoğluuu? Al hançeri ver canını. Götüreceğim yerle tanıştın artık»
Tek bir kelime bile çıkmadı kursağından. Düşündü. Dünya neresiydi? Ve ölümden ötesi? Ağlamaktan titreyen yüzünü yakıyordu sıcağı. Her bir ruh iskeletiyle köz oluyordu uçsuz bucaksız kazanda. Gözleri yoktu. Birbirlerine sarılıp Allah'ın adını haykırıyorlardı. Birden tutuştu saçlar ve yok oldular.
Karanlıkta bir ay ışığı kalmıştı, bir de Azrail.
Yaşlı adamsa çoktan hançerlemişti göğsünü.
Sabah namazında camiye gelenler bir tek hançerini buldular yerde, bir de ağarmış saçlarını.
Eflatun'a iki soru sormuslar.
Birincisi ; "Insanoglunun sizi en çok sasirtan davranislari nedir ? "
Eflatun tek tek siralamis :
- Çocukluktan sıkılırlarlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarini özlerler...
- Para kazanmak için sagliklarini yitirirler. Ama sagliklarini geri almak için de para öderler...
- Yarindan endise ederken bugünü unuturlar.Dolayisiyla ne bugünü ne de yarini yasarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamis gibi ölürler...
Sira gelmis ikinci soruya ; "Peki sen ne öneriyorsun?"
Bilge yine siralamis ;
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayin! Yapilmasi gereken tek sey, sadece kendinizi "sevilmeye" birakmaktir...
- Önemli olan; hayatta "en çok seye sahip olmak" degil, "en az seye ihtiyaç duymaktir"..
Her gün yaptığım gibi ormanı temizlemeye çıkmıştım. Orman benim evim, temiz tutmak da benim görevim.
Derken bir kız beliriverdi. Kırmızı başlık ve peleriniyle çok şüpheli bir görünümü vardı.
Kimin aklına gelir bu garip kıyafeti giymek. Bir kurnazlık peşindeydi mutlaka.
Bir süre dikkatle izledim bu garip kızı. Elinde taşıdığı üzeri örtülü sepette kim bilir ne taşıyordu!..
Yürüyüşü bile normal değildi. Yanına yaklaşıp ne yaptığını sorunca bana büyükannesinin evine gittiğini söyledi ama gel de inan. Yine de bıraktım peşini kendi işime döndüm. Ama aklım o kıza takıldı bir kere...
Bir gidip bakayım doğru mu söyledikleri dedim kendi kendime; gerçekten böyle bir büyükanne var mı?
Siz olsaydınız gerçekliğini kontrol etmek istemez miydiniz? Orman benim evim. Ben hem ev sahibiyim, hem de diğer orman sakinlerine karşı sorumluyum. Neyse uzatmayayım...
Gittim, baktım ve gerçekten bir büyükanne buldum. Sorduğumda "evet o küçük kız benim torunum" dedi.
Ben de sorumlu bir kişi olarak; "bu küçük kız yabancılarla konuşulmayacağını öğrenmemiş daha!..." dedim ve anlattım küçük kızla karşılaşmamı... Büyükanne de ürperdi ve birlikte küçük kıza bir ders vermeye karar verdik.
O yatağın altına saklandı, ben Onun geceliğini giydim, başlığını taktım ve yatağına yattım.
Küçük kız birazdan içeri girdi. Seslendi cevap verdim. Ne şaşkın bir çocuk!.. Beni büyükannesi sanıvermişti.
Ben benim büyükannemi değil sesinden, kokusundan bile tanırım oysa ki. Neyse bunlar bir şey sayılmaz, daha neler yaptı bilseniz. Kulaklarımın niçin büyük olduğunu sordu. Ne ayıp şey hiç sorulur mu!...
Yine de çocukluğuna verip yumuşak bir sesle cevapladım. "Seni iyi dinlemek için"...
Ama bu sefer kalkıp da burnumun niçin büyük olduğunu sormaz mı!.. Küçük kız hiç mi hiç terbiye almamış.
Ben zaten burnumu kendime kompleks haline getirdim, öz-güvenim sallantıda. Ps**kologlar, estetikçiler...
Dünya para harcıyorum ama nafile. Yine aldırmamaya çalışırken bu sefer de ağzımın kocaman olduğunu yüzüme vurmaz mı! Tabi ki kızdım, siz olsanız kızmaz mıydınız? O sinirle ayağa fırlayıp peşinde koşturmaya başladım.
Birden ne olsa beğenirsiniz! Bir kocaman avcı elinde tüfek kapıdan dalıverdi.
Beni "seni hain kurt, büyükanneyi yedin değil mi?.." diye suçlamaz mı !..
Halbuki büyükannenin kılına bile dokunmadım, O da saklandığı yerden çıkıp beni korumaya çalışmadı.
Malum yaşlılık,kulakları iyi duymuyor. Avcı mahkeme yapmadan infaz kararımı verdi.
Tabi ben de adalet bulamayacağımı, hatta canımı yitireceğimi anlayıp pencereden zor attım kendimi.
Geçirdiğim büyük korkunun sarsıntısı yetmiyormuş gibi o gün bu gün ormanda bile yüzümü rahat gösteremez oldum. Adım haine çıktı.
Yeter Artık... Ben Suçsuzum...
ALINTIDIR !!!
KURBAĞA MİSALİ... 
BIR HAYAT DERSİ
GÜNLERDEN BİR GÜN KURBAĞA YARIŞI DÜZENLENMİŞ!!! 

HEDEF YÜKSEK BİR KULENİN TEPESİYMİŞ... 
KALABALIK ONLARI GÖRMEK VE ALKIŞLAMAK İÇİN TOPLANMIŞ.

YARIŞ BAŞLAMIŞ
ASLINDA KİMSE ONLARIN TEPEYE VARACAKLARINA İNANMIYORMUŞ...
VE ŞÖYLE KONUŞUYORLARMIŞ ARALARINDA ;
« BOŞUNA !!! NASIL OLSA BAŞARAMAYACAKLAR... »
KURBAĞALAR YAVAŞ YAVAŞ CESARETLERİNİ KAYBETMEYE BAŞLAMIŞLAR
YALNIZ BİR TANESİ BÜTÜN GÜCÜYLE TIRMANMAYA DEVAM EDİYORMUŞ...
VE İNSANLAR KONUŞMAYA DEVAM EDİYORLARMIŞ
« HAKİKATEN YAZIK !!! NASIL OLSA TEPEYE VARAMAYACAKLAR !... »
VE KURBAĞALAR YENİLGİYİ KABULLENMEK ZORUNDA KALMIŞLAR...BİR TANESİ HARİÇ ! O, BÜTÜN KOŞULLARA RAĞMEN DEVAM EDİYORMUŞ......
SONUÇTA, O BİR TANESİ HARİÇ, HEPSİ YARIŞI TERK ETMİŞLER... O İSE KULENİN TEPESİNE TEK BAŞINA ÇIKABİLMİŞ...
HERKES ŞAŞKINLIK İÇİNDE BUNU NASIL BAŞARDIĞINI MERAK ETMİŞ !
İÇLERİNDEN BİR TANESİ ONA YAKLAŞIP BU YARIŞI NASIL TAMAMLADIĞINI SORMUŞ...
VE GÖRMÜŞ Kİ.......
O SAĞIRMIŞ !!!
...SİZ SİZ OLUN NEGATİF DUYGULAR TAŞIMA ALIŞKANLIĞI OLAN İNSANLARI DİNLEMEYİN...
ÇÜNKÜ ONLAR SİZİN YÜREĞİNİZDE TAŞIDIĞINIZ EN GÜZEL UMUTLARI YOK EDERLER !!!!
İŞİTTİĞİNİZ VEYA OKUDUĞUNUZ SÖZLERİN NE DENLİ TESİRLİ OLDUKLARINI BİLİN...
VE HER ZAMAN POZİTİF DÜŞÜNÜN !!!
POSITIF !
SONUÇ :
YAPAMAZSIN DİYENLERE KULAKLARINIZI
TIKAYIN !!!
KENDİNİZE İYİ BAKIN...
alıntıdır ..( frum türkiye den casanova dan tşk)
Üzerimde siyah çeket elimde birkaç tane defter lise yolunu tutmuştum, heyecanlıydım... Okulun önüne geldiğimde içimi öyle bir duygu sarmıştı ki biran daldım...
Dalgın, dalgın etrafıma bakarken saçları sapsarı gözleri masmavi sarışın bir melekdi sanki o tatlı kız...
Öyle baka kalmışım sarı saçlarına deniz gibi mavi gözlerine sanki o denizde gemi olmuş sürüklenip gitmişim...
O birkaç dakika bana bir rüya gibi geldi beni o rüyadan uyandıran okulun yüksek sesle çalan ziliydi...
Sınıfa girdiğimde öğretmen derse başlamıştı bana yüksek sesle neden geç kaldın diye bağırdı...
Ben, sadece sustum sonra sınıfa bakarak Damla'nın arkasındaki sıra boş oraya otur dedi, gözlerime inanamadım bu o'ydu...
Gözlerine bir deniz gibi daldığım sarı melekti o kadar çok mutluydum ki çünkü saçlarına istediğim kadar bakabilecektim ve o baktığımı göremeyecekti.
Hiç akşam olsun istemiyordum her saat okul olsun istiyordum...
Ben, okulu değil de Damla'yı istiyordum. Artık birbirimize çok alışmıştık hiç birbirimizden ayrılmıyor, okula beraber gidip beraber geliyorduk, derslerde ben hep saçlarıyla oynuyordum. Bana hep yapma ya diyordu ama kızmıyordu sanki o küçücük kalplerimizde büyük bir sevgi vardı çocukça ama masumdu.
Sınav sonuçlarımız bile hep aynı olurdu o hiç kopya çekmezdi ben çoğu derste kopya çekerdim Damla bana sürekli çalışsan olmaz mı diye kızardı böyle giderse üniversite hayal olacak derdi sonra o masmavi gözleriyle bakarak hiç ayrılmayalım derdi bende bizi hiçbir şey ayıramaz ben sensiz bu hayatı çekemem derdim ve o mavi gözlerde kaybolup giderdim...
Damla benim ilk defa aşık olduğum ilk defa gümüş kolye aldığım tek aşkımdı Damla da ilk defa birine o sevgi dolu kalbini açmıştı o kadar anlayışlı ve sevgi doluydu ki birbirimizi hiç üzmüyorduk hiçbir şey sevgimizin üstüne çıkamıyordu okulda sevgimizi duymayan kalmamıştı arkadaşlarımız bize sizi kimse ayıramaz buna kimsenin gücü yetmez diyorlardı...
Sevgimiz bir çiçek gibi her gün açıyor ama hiç solmuyordu Damla bende bir can olmuştu sanki giderse bu can yaşayamayacaktı.
Bir rüya gördüm...
Damla ağlıyordu ben ona koşmak istiyordum ama o uzaklaşıyordu, elini tutacak oluyor tutamıyordum, tam o sırada uyandım. Saat gecenin ikisiydi içimde sanki kötü bir şey olacakmış gibi bir his vardı sanki nefes alamıyordum içimden ağlamak bağırmak geliyordu pencerenin önüne geldim tam o sırada ambulans ve itfaya sirenleri kulaklarımı çınlattı... Hemen camı açtım aşağı mahallede bina alevler içinde kalmış adete alev gökyüzüne çıkıyordu... Damla'mın oturduğu apartmandı, evden nasıl çıktığımı bilmiyorum, oraya vardığımda binaya kimse giremiyordu sürekli ağlayarak bağırıyordum bırakın beni bende yanmak istiyorum beni bırakmıyorlardı ağlamaktan başka hiçbir şey yapamıyordum
Damla içerde yanıyordu, tutup koparsalardı kolumu bacağımı bu kadar acımazdı yüreğim, yaklaşık iki saat sonra yangın sönmüştü o sırada kurtulmuştum beni tutan polisin elinden koştum delice koştum simsiyah duman kaplamıştı hiçbir şey gözükmüyordu damlanın odasına ulaştığımda o sapsarı saçlar yoktu o artık yaşamıyordu deliye dönmüştüm ne yapacağımı bilmiyordum orada bayılmışım duman zehirlemiş ve hastanede gözlerimi açtım...
Geriye kalan Damlanın benim işin yazdığı o günlüktü, yangından önceki akşam arkadaşında unutmuş.
Günlüğün ilk sayfasına yazdığı sözü okuduğumda ölümden daha kötü bir acıydı.
"bu sevgi bu bedende bir can oldu, küçük kıvılcımla başlayıp sönmeyen alevlere döndü, unutma bu yürek seni hep sevecek yaşadığın sürece".
ELİF YÜKSEL e teşekkürler
ALDATTIM SENi
sasırma bu soguk bi gerçek. Aldattım seni… Kimdi yerine koydugum, kiminle paylastım tenimi, kimi öptüm, kulagıma ask sözcüklerini fısıldayan kimdi. Hatırlamıyorum… Ama aldattım seni biliyorum.
En az yoklugun kadar acı bu. Kendimle bi hesaplasmaydı benim kisi. Seni sensiz yasarken sıcak bi elin dokunusu iyi gelir diye düsündüm. Hani hastasındır seni iyi edecek die bulabildigin ilk ilacı yutarsın ya, buda ööle bisey. Yüregimdeki acıyı iyi edecekti, ööle sandım. Özlem bitecek hayata dönecektim, bunun için sevdim bi baskasını.
Belkide senin gözlerine benziyodu gözleri… Yoksa adı mı seninkini andırıyodu? Belki sesi hiç yabancı gelmedi. Oturup saatlerce ne konustuk peki? Seni mi anlattım ona? içimde kapanmasından ümidi kestigim yaranın yoklugunda nasıl büyüdügünü mü yoksa?
Aldattım, hatırlayabildigim tek sey bu. Hayır, sarhos degildim. içki bi süredir etki etmiyor bana. Saatlerce içsem bile devrilen sadece kadehler oluyor, ben yine ayaktayım. Oysa istiyorum kendimden gecene kadar, bogulana kadar içmeyi. Olmuyor iste bu yüzden farkındyım herseyin.
Bunu bu kadar kolay söyleyebildigime sasıyorum aslında. Yüregime hiç kimsenin girmesine izin vermezken bedenimi baskasının eline nasıl teslim ettim, anlamıyorum.
Sensizlige dogru yürüyecegim. Aldatan insanlardan biriyim bende artık. Dısarıdaki herkes kadar kirligim. Ne garip… bi sucluluk duygusu hissetmeliyim ama yok… Kim bilir, beni bensiz günlerde yasamaya mahkûm ettigin için seni suçluyorumdur belkide… Kendi suclulugumu örtmek için buldugum bi kacıs noktası. Dısarıya çıkınca hiçbisey olmamıs gibi davranacagım. Biraz azalsaydın, biraz unutulsaydım seni dahada suclu hissedebilirdim. Aynı noktasın ve ben seni yasamaya devam ediyorum.
YiNEDE BiL,
ALDATTIM SENi
Elif YÜKSEL'e paylaşımı için teşekkür ederiz.
ÇİĞĞDEM SARIOĞLU paylaşımı için teşekkürler